Sunday, 27.05.2012 18:38
 
 

Güncel

World

Muslim Brotherhood to face Egypt's old guard  

Business

Questioning Google's massive deletion of links  

Culture

Euphoria for Sweden in Eurovision 2012  

Portre

“Benim sorumluluğum var”

Türk asıllı Alman yönetmen Fatih Akın çevreyi korumak için çalışıyorİleri

Goethe-Institut Istanbul’un etkinlikleri

Okuma kulübü: Ekim 2011'den itibaren ayda bir, Almanca okuma kulübü  

Keşif turu: Randevu üzerine, İstanbul Beyoğlu'nda Alman İzleri  

Keşif turu - YENİ!: Başvuru üzerine, İstanbul Beyoğlu’nda Avrupai...  

Bookmarks
| |

Canlı tarih

Güçlü kadınlar

Alman sineması bugünlerde kadınların hakimiyetinde: Dört yeni prodüksiyonda Barbara Sukowa, Iris Berben, Johanna Wokalek ve Veronica Ferres Alman tarihinin derinliklerine dalıyor ve beyaz perdede hikayeleri gerçeğe dönüştürürken duygulandırıyor, büyülüyor ve bunun sadece bir film olduğunu unutturuyorlar.

Rainer Stumpf

Bizim”, diye başlıyor söze, kısa süre önce verdiği bir röportajda oyuncu Iris Berben, “tarihle meselemiz henüz kesinlikle bitmiş değil. Yaşlandıkça bu konuda daha çok soru oluşuyor kafamda”. Tarih ve Alman Sineması ilişkisi büyük verimlilik otaya koyuyor. Artık film sektöründe krala dönüşmüş bir gerçek var: Almanya’dan yönetmenler, senaristler ya da oyuncular tarihi konuların beyaz perdeye aktarılmasına giriştiklerinde ortaya büyük bir şey çıkıyor. “Başkalarının Hayatı” (Oscar 2007), “Çöküş” (Oscar adaylığı 2007), “Baader Meinhof Komplex” (Oscar adaylığı 2009), “Teneke Trampet” (Oscar 1980), “Denizaltı” (Oscar adaylığı 1983). Büyük başarılar kazanan filmler bu kadarla da kalmıyor. Şimdi de Iris Berben tarihe ilişkin sorularını Alman Sineması aracılığıyla soruyor.

Almanya’nın en sevilen kadın oyuncularından Berben’in oynadığı ve geride bıraktığımız yüzyılın 70’li yıllarını etkisi altına alan Kızıl Ordu Fraksiyonu (RAF) terörünü konu alan prodüksiyonun adı “Es kommt der Tag” (Günü Gelir). Yeraltına inmek için çocuğundan vazgeçen bir eski teröristin yaşamı neye benzer? Ve eğer bu çocuk birden bire sahte bir kimlikle yaşayan annesinin kapısında belirip ondan sorularına cevap vermesini isterse neler olur? “Senaryoyu okuduğum anda bu rolü oynamak istediğimden emin oldum. Bunda tarihin alışılagelmişin dışında bir tarzda anlatılıyor olmasının da büyük bir etkisi oldu elbette“, diye açıklıyor Iris Berben yönetmen Susanne Schneider’in çektiği filmde oynama kararını nasıl aldığını.

Berben’in böyle bir teklif için uzun süre beklemesi gerekmiş. Gene de onsuz bir Alman sinema ve televizyon dünyası düşünülemez. Aslında bundan bir kaç yıl öncesine kadar popülaritesini daha ziyade komedi alanındaki yeteneğine borçluydu. Fakat üç bölümlük televizyon filmi “Krupp – Bir Alman Ailesi”nde (2009) ünlü firmanın yönetiminde bulunan Bertha Krupp’un yaşamından 35 yılı etkileyici bir şekilde canlandırdığında ve Heinrich Breloer’in yankı uyandıran Thomas Mann uyarlaması “Buddenbrook Ailesi”nde (2008) oyunculuğuyla göz kamaştırdığında hem eleştirmenler hem de izleyiciler eşit derecede etkilenmişlerdi. İris Berben’in “Günü Gelir”de RAF üyesi Judith Müller rolünde filmdeki kızı Alice (Katharina Schüttler) ile karşılaşması da kırk yıllık kariyerinin zirvelerinden biri. Etkileyici, yoğun ve yürek burkucu. Terörizmin günümüz toplumuna uzanan etkisini gösteren, geçmişle çok özel bir hesaplaşma.

Şifalı otlar ve müzik – Hildegard von Bingen adının Barbara Sukowa’da yaptığı ilk çağrışımlar bunlar. Gene de bu çağrışım, yönetmen Margarethe von Trottas, kendisine Ortaçağ’ın bu ünlü manastır başrahibesini oynamasını teklif ettiğinde “evet” cevabını vermesi için yeterli olmuş. Böylelikle Alman sinemasının bu efsane ikilisi için beşinci ortak prodüksiyonunun önü açılmış. Sukowa derhal itinayla rolüne hazırlanmaya başlamış ve her aşamada daha çok hayrete düşmüş. İmparatorların ve kilisenin önde gelenlerinin karşısında korkusuzca ahlak vaazları veren bu şifacı ve gizemci kadının kişiliği onu her aşamada büyülemeyi sürdürmüş: “Şifacı bir cadı olarak hayatının odun yığında yanarak son bulması son derece muhtemeldi”. Fakat Barbara Sukowa bu rolden çekinmemiş. Ne de olsa Alman tarihindeki isyankar kadınları oldukça yakından tanıyor. Kariyeri Fassbinder’in “Berlin Alexander Platz”ında “Mieze”yi oynarak başlamış, ardından da Rosa Luxemburg’u ve ödüllü “Die bleierne Zeit“ (Kurşun Gibi Ağır Zamanlar) filminde yardımcı rolde RAF militanı Gudrun Ensslin’i canlandırarak sürdürmüştü. Şair ve şifacı Hildegard von Bingen ise, adı geçen karakterlere göre çok daha ağırbaşlı. Gene de dikkatli bakanlar, Sukowa’nın canlandırdığı Hildegard’a kattığı hınzır gülüşü gözden kaçırmayacaklardır. Aynı zamanda bu gülüşün her gerilimde, dini ve dünyevi otoriteye karşı mücadelesinde kendine has bir üstünlük bahşettiğini. Hayat dolu bir oyuncu tarafından canlandırılan bir başka güçlü kadın.

Johanna Wokalek de yobaz ve köhneleşmiş iktidar ilişkilerine karşı savaş ve bireylerin çoğunluğun baskısına karşı cesurca göğüs germesi konusunda söyleyeceklerini rol aldığı yeni prodüksiyon “Kadın Papa”da dile getiriyor. Buradaki hikayenin bir Ortaçağ efsanesine dayanmasının hiç bir önemi yok. Ortaçağ’da erkek kılığına giren ve kutsal papa hazretlerinin tahtına kadar yükselmeyi başaran genç kadını anlatıldığı tüm dünyada çok satan aynı adlı romanın yazarı Donna Cross. Yönetmen Sönke Wortmann ise bu eserden yola çıkarak onu muhteşem bir görselliğe sahip, fırtınalı, anıtsal bir destana dönüştürmüş. Sıradışı başrol oyuncusu ise filmi sırtlayıp götürmüş. Wokalek, sofu keşiş ve seven kadın arasındaki ip cambazlığının altından büyük bir cesaretle ve ustalıkla kalkıyor. İncinebilirlik ve kararlılığı bir arada canlandıran oyuncu muhteşem bir androjen (erkek-kadın arası cinsel kimlik) tablo çiziyor. “Kamera insanın düşündüğü ve hissettiği her şeyi görür”, diyor zarif oyuncu. Bu açıdan bakılırsa 34 yaşındaki oyuncunun düşünce ve duygu dünyası inanılmaz bir derinliğe sahip olmalı. Dolayısıyla saygın tiyatro kumpanyalarından Wiener Burgtheater’in fazla bekletmeden Wokalek’i kadrosuna dahil etmesi hiç de şaşırtıcı değil.

Eleştirmenler nadir durumlarda bu denli söz birliği ederler. “Nefes kesici”, “dokunaklı”, “derine işleyen” gibi sıfatlarla anılan bu film izleyicileri de sinema salonlarındaki koltukla­rına çiviledi adeta. Bunun sebebi, “Çiftçiler Arasında” filminin hiç bir aşamasının kurmaca olmaması. 1943 yılında Nazilerin gerçekleş­tirdiği tutuklamalardan kısa bir süre önce arkadaşları olan çiftçiler tarafından kurtarılan Yahudi Spiegel Ailesi’nin başından geçenler tamamen gerçeğe dayanıyor. Spiegeller soykırımdan sağ kurtuldular. Eş ve anne Marga Spiegel savaştan sonra tüm yaşadıklarını bir kitap haline getirip yayımladı. Bugün 97 yaşında olan kadını beyaz perdede Veronica Ferres canlandırıyor. Alman kadın oyuncular arasında tarihi dramalar söz konusu olduğunda Ferres kadar işinin ehli olanı az bulunur. Nobel ödüllü edebiyatçı Thomas Mann’ın Ailesi’nin anlatıldığı üç bölümlük televizyon filmi “Mann Ailesi”nde, Almanya’nın bölünmesini ve yeniden birleşmesini anlatan “Checkpoint Charlie’deki Kadın” ve “Berlin Mucizesi” filmlerinde olduğu kadar kendini gösteriyordu. Ferres ilk sinema filmi olan Hitler’in sahte günlüklerini konu alan Oscar adayı “Schtonk!” filminde toplumsal tarih konusuna olan ilgisini göstermişti. Marga Spiegel’in hikayesinden çok etkilenen Ferres, film için prodüktör arama görevini kendine iş edinmiş. Bu azmi sonuç vermiş. Oyuncunun kaçak Yahudi kadını oynarken ne denli başarılı olduğunu, soykırımdan sağ kurtulmayı başaran Marga Spiegel’in kendisi filmin Kudüs’te yapılan galasının ardından dile getirerek onaylıyor. Veronica Ferres’in hayatını nasıl oynadığı sorusunu şöyle yanıtlıyor: “O kadar isabetli ki çok duygulandım. Bu benim için yalnızca bir film değil, benim hayatım.” Alman sinemasında sezonun bu en dokunaklı filmin devamı ise sinemanın dışına taşıyor. Spiegel ve Ferres, filmin hazırlıkları için o kadar çok saati ve günü birlikte geçirmişler ki çok yakın arkadaş olmuşlar. En iyi hikayeler beyaz perdede değil hala gerçek hayatta yaşanıyor.

19.10.2009
Bookmarks
| |