Ömer Leon Şimşek, yönetmen
Ömer Leon Şimşek’in yeni projesinin adı “İyinin ve Kötünün Ötesinde”. Frankfurt/Main’da yaşayan tiyatrocu şu sıralar üzerinde çalıştığı oyunda, karşıt felsefi duruşları görsel ve müzikal araçlarla sahneye aktarıyor. Dayandığı malzeme Anadolu’nun tasaffufçu bilgesi Yunus Emre’yle Almanya’nın filozofu Friedrich Nietzsche’nin metinleri. Şimşek, Doğu’yla Batı’nın, gelenekle modernitenin çelişki içinde olması gerekmediğini göstermek isityor. Yeni oyunu, yönetmenin aynı zamanda kendi geçmişine dönük yeni bir arayış.
Türkiye kökenli Alman yönetmen uzun zaman kökeninden uzak durmuş. Şimşek’in annesi babası Almanya’ya çalışmaya gelirken onu daha sekiz aylık bebek olarak dede ve ninesine bırakmışlar. Ömer dört yaşına geldiğinde anne babası onu yanlarına almış, ama sekiz yaşına geldiğinde tekrar Türkiye’ye göndermişler. Bir yıl sonra yeniden anne babasının yanına Donaueschingen’e gelmiş. Tam anlamıyla seyyar halde bir oraya bir buraya gidiş gelişler onda izler bırakmış. Anne babasına yakın bir duygu bağı oluşamamış. Sürekli kavga dövüş içinde olmuşlar. Ömer onuncu sınıftayken ailesiyle bağını koparmış ve Almanca öğretmeninin aracılığıyla yararlandığı bir bursla kiliseye bağlı bir yatılı okulda lise mezuniyetini almış.
“Anne babamın ait olduğu dünyayla Alman çevrem arasında gidip gelmeleri bir yerden sonra kaldıramadığım için kökenimi bir kenara attım”, diyor bugün 47 yaşında olan Şimşek. Yaşı ilerledikçe kimlik arayışı başlamış. Dört yıl önce Türkiye’den gelen ilk kuşak işçilerle (“misafir işçiler”) bir oyunu sahneye koyduğunda anne babasıyla barışık hale gelmiş, ayrıca kendisiyle de.
Ömer Şimşek oyunculuğa yaklaşık 25 yıl önce başlamış, o zaman içinde ismine Leon’u da eklemiş. Tiyatro kariyerinin durakları arasında Frankfurter Schauspielhaus ve Berliner Ensemble da var; Şimşek ayrıca televizyon dizilerinde de yer almış ve başarılı Alman filmleri “Manta, Manta” ve “Happy Birthday, Türke!” fimlerinde rol almış bir isim. Şimdilerde yönetmenlik çalışmalarına yoğunlaşıyor ve “İyi ve Kötünün Ötesinde” oyunuyla turneye çıkmak istiyor, turne programında Türkiye de olmak üzere.///
Süreyya İnal, girişimci
Okul ve meslek yaşamında ilerlemeniz, çevrenizdeki insanların size ne kadar yardımcı olduklarına da bağlı, en azından Süreyya İnal’ın deneyimi bunu gösteriyor. İşçi olarak Almanya’ya gelen bir Türk ailenin kızı, şirket ve vergi danışmanlığı yapıyor. Müşterileri arasında Türk kökenli küçük veya orta büyüklükteki firmalar da var; bu KOBİ’ler büyümek istiyorlar, ama muhasebe ve diğer formaliteler konusunda bilgileri yetersiz. Almanya’da yatırım yapmak isteyen Türkiye kökenli firmalar da ona geliyor. 46 yaşındaki işletmeci Berlin’deki bürosunda 17 eleman çalıştırıyor ve şu sıralar Köln ve İstanbul’da şubeler açma yolunda.
Süreyya İnal 1980 yılında aile birleşimleri kapsamında Antakya’dan Berlin’e gelmiş. Almanca onun için tamamen
yeni bir dilmiş. O zamanlar 15 yaşında olan genç kız için, 1970 yılında çalışmak üzere Almanya’nın yolunu tutan anne babası da yabancıymış. Süreyya büyükannesini yanında büyümüş, anne babası yakın zamanda geri dönüşün olmayacağını fark ettiğinde kendisini yanlarına almaya karar vermişler.
Başlangıçtaki koşulların zorluğuna rağmen Süreyya ilköğretimin ardından okula devam şansını bulmuş. Birkaç öğretmeninin de desteğiyle liseyi (seçmeli dalı iktisat olmak üzere) tamamlayıp üniversiteye gitme hakkı kazanmış. Sonra da uygulamalı meslek üniversitesinde ticaret dalında işletme mezunu olmuş ve 1993 yılında anaokullarının muhasebecisi olarak serbest çalışmaya başlamış. Daha bir yılı tamamladığında bir eleman almış yanına. “Almanya’da insanın bir baltaya sap olması için imkanlar geniş” diyor, bugün geriye dönüp baktığında “yeterki hemen pes etmeyin.”.
Kurfürstendamm semtindeki bürosuna gidip gelmek çok zahmetliymiş, zira Süreyya İnal daha mezun olmadan çocuk sahibi olmuş. Bugün 16 ve 22 yaşlarında iki oğlu var. Küçük olanı liseye gidiyor, büyüğüyse maliye ve vergi denetimi dalında yüksek öğrenim görüyor; ve mesleki ilerlemesi, Süreyya İnal’ın tereddütsüz söylediği üzere, zor olmayacak: “Yakın gelecekte büronun işlerini devralacak”, bilgisini çıtlatıyor.///
Musa Çakıllı, lise öğrencisi
Musa Çakıllı’nın matematiğe ilgisi büyük. Kafasındaki meslekte rakamların önemli rolünü düşününce bunun böyle olması normal. Lise öğrenimine devam eden Musa’nın meslekle ilgili nihai kararı için henüz zamanı var; işletme mühendisliği öğrenimi mi göreceğine, yoksa maliye okuyup vergi dairesinde mi çalışacağına henüz karar vermiş değil. Bir devlet dairesinde memurluk konusunda önünde bir engel yok, zira Musa resmen Alman vatandaşı. Hessen eyaletinde bulunan Rüsselsheim kentinde doğduğunu, büyüdüğünü ve burayı memleketi olarak gördüğünü belirtiyor. Bugün 18 yaşında olan Musa, Immanuel Kant Lise’nde öğrenci ve kendisiyle aynı okulda öğrenim gören yaklaşık 1200 öğrencinin birçoğunun oyuyla okul temsilcisi seçilmiş. Ok ikinci sınıfa giden Musa bu görevi ciddiye alıyor ve toplantılar ve görüşmelere hazırlık için çok zaman ayırıyor. Musa bunları rahat yapabiliyor çünkü okulda iyi bir öğrenci. Çekingen bir ses tonuyla “İlkokuldaykenden de böyleydi” diyor. Dördüncü sınıfta bütün notları pekiyiymiş, sadece müzik hariç. İyi notlar almasında, annesinin kendisiyle ve ev ödevleriyle ilgilenmesinin de etkisi olduğunu düşünüyor.
Musa Almancayı aksansız ve hatasız konuşuyor, bunun için bir açıklaması da var: “Çünkü ben anaokuluna gittim ve Alman çocuklarla çok ilişkim oldu.” Anne babası da onun Almanca’yı konuşmasına çok önem vermişler. Ayrıca evde Türkçe konuşulduğu için anadili konusunda da bir sıkıntısı yok. Entegrasyon konusuna yaklaşımı da klişelerden uzak. “Ben kendimi buranın parçası hissediyorum.” Almanya’da yaşamayı sevdiğini ve burasının memleketi olduğunu söylüyor. Türk kökenlerine önem vermesini de bununla çelişki olarak görmüyor. Çocukları olursa Türk isimleri vermek istediğini, ama Almanca’da telaffuz zorluğu yaratmayacak ve kulağa hoş gelecek şekilde isimler seçeceğini ekliyor. Gelecek için arzusu sorulduğunda biraz düşündükten sonra verdiği cevap: “Karşılıklı saygı içinde birlikte yaşamak.”///
Hasibe Altun, emekli
Hasibe Altun ufak tefek ve toplu bir kadın. Başörtülü ve Almanca’yı kötü konuşuyor. Bunlara bakıp onu küçümsemeye kalkanlar, kendisiyle konuşunca yanılgılarını anlayacaklardır. Hasibe Altun bundan çok yıllar önce kendi başına Almanya yollarına düşmüş cesur bir kadın. İşçi alımı anlaşmasıyla Türkiye’den gelenlerin dörtte biri kadındı. Bazıları daha sonra kocalarını yanlarına aldılar, bazıları almadı. Hasibe Altun için “Almanya” sadece maddi bakımdan güvenilir bir gelecek olmakla sınırlı değildi, mutsuz bir ilişkiden kurtulmanın da adıydı.
Planını kocasından gizlemiş ve ayrılmadan kısa süre önce kızını, bakmaları için akrabalarının yanına vermiş. “9 Ocak 1970’ti”, diye hatırlıyor seyahat gününü. Almanya’ya terzi olarak gelmiş ve niyeti sadece birkaç yıl kalmakmış. Hasibe Altun başlarda odasını Türkiye’den başka bir kadınla paylaşmış, daha az kira ödemek için. O da, diğer çoğu ilk kuşak “misafir işçi” gibi tüm “gereksiz” masraflardan kaçınmış, Türkiye’de bir daire sahibi olmak ve maddi olarak rahat yaşama hayali kurduğu için.
Geldiğinde Almanya hakkında hiçbir bilgisi yokmuş. Bu durum bugün de fazla değişmiş de değil, bugün 71 yaşındaki Hasibe Altun için. Almanca’yı neden bu kadar kötü konuştuğu sorulunca verdiği cevap: “Çalışmaktan dil öğrenmeye fırsat olmadı.” Uzun süre, nasılsa geri döneceği için buna değmeyeceğini düşünmüş. Dönüşü sürekli ertelediğini gördüğünde, kızını yanına almış. Bugün Hasibe Altun kendisine kızıyor ve bir yerden sonra istese de Almanya’daki yaşamın içine girememiş olmasına pişmanlığını ifade ediyor. Ama Almanya’da kalmış. Çünkü kendisi de fark etmeden yıllar içinde buraya giderek daha fazla alışmış. “Türkiye de benim gençliğimdeki Türkiye değil artık” diye toparlıyor konuyu, Almanya’dan emekli kadın. Temelli bir dönüşü artık düşünmüyor. Torunları da bunun için bir sebep.///
Hüseyin Topçu, emekli
Hüseyin Topçu yaşamının sonbaharını farklı biçimde hayal etmişti. Karısıyla birlikte bahardan sonbahara kadar zamanını Türkiye’nin güney sahilinde geçirecekti, yılın ikinci yarısını da Almanya’da. Ama altı yıl önce karısını beklenmedik bir şekilde kaybetmişti. Bugün 76 yaşındaki emekli öğretmen bunun üzerine sürekli gidiş geliş planlarından vaz geçmiş. Gerçi bugün de Türkiye’ye gidip geliyor, ama Antalya’daki büyük evde kalış süresi yılda birkaç haftayı geçmiyor. Hannover’de kızlarına yakın yerde şimdilerde iki odalı bir evde yaşıyor.
Dul öğretmen yalnız yaşamaya da uyum sağlamış durumda. Günlük rutin eylemleri var: Gündüz uzun uzun yürüyüşler yapıyor. Bunun nedeniyle ilgili olarak “şeker hastalığından dolayı doktorumun tavsiyesi” diyor. Düzenli olarak cami çevresine uğruyor, orada eski tanıdıklarıyla buluşuyor, bazen çene çalmak için, bazen birlikte iskambil oynamak için. Akşamları televizyon seyretmek onu sıkılmaktan kurtarıyor. Türk ve Alman kanalları arasında zaplıyor. Hüseyin Topçu Hannover’deki yaşamını seviyor. Almanya’da “sükunet, düzen ve sözün geçerliliği”ni beğeniyor.
Hüseyin Topçu, geldiği ülke olan Türkiye’nin arada geçen dönemlerde ekonomik bakımdan hızla yükseldiğini ve çok değiştiğini söylüyor. Bu ülke onun, karısı ve üç kızıyla birlikte 1970’li yılların başlarında ayrıldığı ülke değil artık. Bugün Türkiye’de evinden dışarı adımını atarken belli bir tedirginlik yaşıyor; engebeli ve yüksek kaldırımlar rahat hareket etmesini engelliyor.
Hüseyin Topçu bugünü şöyle değerlendiriyor: “Türkiye’de ben artık bir yabancıyım. Hannoverliyim ve mezarım da burada olacak.” Emekli öğretmen mezar yerini de biliyor: “Stöckener Friedhof”ta Müslümanlar mezarlığı bölümünde, kızlarının arzusu üzerine buraya defnedilen karısının yanında.///











