Sunday, 27.05.2012 18:09
 
 

Güncel

World

Muslim Brotherhood to face Egypt's old guard  

Business

Questioning Google's massive deletion of links  

Culture

Euphoria for Sweden in Eurovision 2012  

Portre

“Benim sorumluluğum var”

Türk asıllı Alman yönetmen Fatih Akın çevreyi korumak için çalışıyorİleri

Goethe-Institut Istanbul’un etkinlikleri

Okuma kulübü: Ekim 2011'den itibaren ayda bir, Almanca okuma kulübü  

Keşif turu: Randevu üzerine, İstanbul Beyoğlu'nda Alman İzleri  

Keşif turu - YENİ!: Başvuru üzerine, İstanbul Beyoğlu’nda Avrupai...  

Bookmarks
| |

Gidişata yön veren çalışma

Biyolojik çeşitliliğin korunması gerekliliği tüm dünyayı göreve çağırıyor. Bu yönde sayısız önlem alınmakta – bunu gerektiren sebeplerden bazıları da ekonomik.

Joachim Wille

Adı “şeytanpençesi”. Afrika’daki otlaklarda yetişen bu yabani otun pek de hoş bir adı olduğu söylenemez. Bitki adını pençeyi andıran kancaları bulunan yemişlerinden alıyor. Uzun yıllar kimsenin dikkatini çekmemişti. Günümüzde ise durum farklı: Afrika’nın güneyinden gelen bu bitki alternatif tıbbın yıldızı. Şeytanpençesi kökünden hazırlanan özütler romatizma ilaçlarında etken madde olarak kullanılıyor.

Fakat bir sorun var: Yüksek talebi karşılayabilmek için Güney Afrika, Namibya ve Angola gibi ülkelerde bitkiler kökten toplanıyor ve işlenmek üzere sanayi ülkelerine ihraç ediliyor. Bu acımasız işletme anlayışı kimi bölgelerde şimdiden bu türün hayatta kalmasını tehdit ediyor. Toplayıcılar, aslında yalnızca kenardaki köklere ihtiyaç olmasına rağmen genellikle bitkiyi tüm köküyle söküyorlar. Oysa sürdürülebilir kullanımla bu kökler iki üç yıl içerisinde yeniden büyüyebiliyor. Yabani otların da yalnızca ideal anlamda değil, satış ve gelir açısından da yüksek bir değeri olabiliyor. Bu pek çok örnekten yalnızca biri. Tropik yağmur ormanları aslında daimi olarak sürdürülebilir şekilde işletilebilecekken kısa vadeli karlar için büyük ölçeklerde gerçekleşen katliamlar, dünyanın “iklim makinesi”nin raydan çıkmasına dek uzanan örneklerden biri.

Deutsche Bank iktisatçılarından Pavan Sukhdev yönetimindeki çalışma grubunun yaptığı büyük bir araştırma sayesinde günümüzde uzmanların önünde doğanın ekonomik değerine ilişkin oldukça net bir tablo duruyor. Ekosistemin sunduğu emiz içme suyu, iklimin düzenlenmesi, turizm alanında sağladığı istihdam gibi olanak ve güçlerine ne kadar değer biçilse az. Örneğin tek başına bugüne dek koruma altına alınmış olan ve dünyanın toplam karasal alanlarının yüzde on birine denk gelen doğal alanlar hesaba katıldığında dahi yıllık beş trilyon dolarlık bir değer elde ediliyor. Bu dünyanın en büyük üç endüstrisi olan otomotiv, enformasyon teknolojileri ve çelik sektörlerinin toplamından daha fazla. Kısacası ekonomistlere göre doğanın korunması bu şekilde algılanmasa da aslında bir nevi “mega endüstri”. Araştırmaların verdiği sonuca göre, biyolojik çeşitliliğin değer karşılığı tüm dünya üzerindeki sanayi üretiminden daha fazla.

Bu doğanın tüm insanlara besin ve içme suyu sağlamasının yanısıra bütün yakıt ve inşaat malzemelerinin doğadan temin edilmesi, sera gazı CO2 depolanması ya da sel felaketlerine karşı koruma gibi katkıları hesaba katıldığında anlaşılır bir bilanço haline geliyor. Bu yol gösterici çalışmanın yapılması için G8+5 devletleri harekete geçti. Almanya ve AB Komisyonu da buna destek verdi. İlk sonuçlar Birleşmiş Milletler’in (BM) 2008 yılında Bonn’da düzenlediği Doğa Koruma Konferansı’nda düzenlenen ve üye ülkelerin katıldığı dokuzuncu konferans olan “Convention on Biological Diversity” CBDde açıklandı ve Birleşmiş Milletler’de biyolojik çeşitlilik konusunda anlaşmaya varıldı. Araştırmanın başlığı “The Economics of Ecosystems and Biodiversity” (Ekosistem ve Tür Çeşitliliğinin Ekonomisi, kısaca TEEB). Bu büyük projenin sonuç bildirgesi CBD’nin bir sonraki konferansının düzenleneceği Japonya’nın Nagoya kentinde sunulacak. Burada biyolojik çeşitlilik yılında 190 ülkenin temsilcileri bir araya gelecek.

TEEB ekonomistleri tüm kıta ve bölgelerdeki ormanlar, mercan kayalıkları, okyanuslar gibi ekosistemleri incelediler. 2000 yılından beri ilerleyen yok olma sürecinin 2050 yılına kadar dünya gayri safi hasılasında yüzde 7’lik bir “küresel refah” azalmasına yol açabileceği uyarısında bulunuyorlar. Bir diğer örnek: Dünya denizlerindeki aşırı avlanmanın önüne geçilmezse büyük ekonomik kayıplara yol açacak. Uzmanlar, avlanma oranları düzelmezse 2050 yılında dünya denizlerinde avlanacak pek balık kalmayacağı tahminini yapıyorlar. TEEB raporunun şef yazarı Sukhdev, dünya nüfusunun altıda biri için balığın temel protein kaynağı olduğuna dikkat çekiyor ve uyarıyor: “Bu kaynak elden giderse bu sadece bir doğa koruma sorunu değil, insan sağlığı açısından da ağır bir sorun demektir.”

CBD delegasyonları Nagoya’da buluştuğunda ele alacakları konu büyük bir önem taşıyor. Devletler topluluğu önüne büyük hedefler koyuyor: Japonya’daki toplantıda, biyolojik çeşitliliğin istikrarına yönelik yeni küresel hedefler, sonraki on yıl için yeni bir türleri koruma stratejisi ve genetik kaynakların kullanımını düzenlemeyecek bir protokol üzerinde görüşmeler yapılacak. Biyolojik korsanlığa karşı da bir anlaşmanın sağlanması umudu besleniyor. Bu sağlanırsa, ilaç üretiminde ve biyo teknolojide kullanılan bitkilere erişim ve kazancın dağıtımı konusunda ilk kez bir hukuki zemin oluşacak. Bu anlaşma şeytanpençelerinin sürdürülebilir şekilde kullanımı için de hayırlı bir gelişme olur.

Küresel iklim koruma konusunda tüm umutlara rağmen Kyoto Protokolü’nün devamı olacak yeni bir anlaşmanın henüz gerçekleştirilmemiş olması gibi, insanlık burada da zamanla yarışıyor. Koruma bölgelerinin profilinin çıkarılması ya da zayıflamış eko sistemlerin yeniden doğal haline döndürülmesi gibi tüm dünyada rastlanan olumlu örneklere rağmen 1992 yılında Rio de Janerio’da yapılan BM Dünya Zirvesi’nde beklenen “dönüşüm” gerçekleşmedi. Bonn ve Nagoya konferansları arasında CBD başkanlığını yürüten Almanya’nın bu süreçte küresel çevre koruma konusunda gösterdiği çaba ve inisiyatif, dünya çapında dikkat çeken düzeyde oldu. 2008 yılında Federal Çevre Bakanlığı, Uluslararası İklim Koruma İnisiyatifi (IKI) ile birlikte iklim koruma projelerinin finansmanı için yenilikçi bir mekanizmayı devreye soktu. Bu tarihten beri iklim bağlantılı biyolojik çeşitliliği koruma projelerine 110 milyon Avro’nun üzerinde bir finansman tahsis edildi. Bu bütçe Federal Hükümet’in CO2 emisyonu haklarının satışından kazandığı paralarla sağlandı.

Berlin’den gelen teşvikle hayata geçirilen “LifeWeb” inisiyatifi de son derece yenilikçi nitelikte. Bu “ağ” karada ve denizlerde koruma bölgelerinin oluşturulmasını destekliyor. Ulusal doğa koruma sistemlerini genişletmek isteyen devletler buradaki interaktif platform aracılığıyla, kendilerini finansal olarak desteklemeye hazır verici (donör) ülkelerle bir araya getiriliyor. Alıcı ülkeler şu ana kadar 300 milyon Dolarlık ihtiyaç talebinde bulundular. Şu an yapılması gereken şey, daha fazla verici ülkeyi harekete geçirmek ve somut işbirliği olanakları geliştirmek. Tek başına Almanya 2008 yılından bu yana 30’u aşkın LifeWeb projesine toplam 80 milyon Avro’nun olurunu verdi.

Asıl riskin nerede yattığını, BM Çevre Programı UNEP’in şefi Achim Steiner net bir şekilde ortaya koyuyor. Alman şefin umudu 2020 yılına kadar türlerin tükenmesi yönündeki gidişatın son bulması. “Eğer durum değişmezse yalnızca bindiğimiz dalı kesmekle kalmayacak, yaşam ağacını da keseceğiz. Bunu gelecek kuşaklara yapmaya hakkımız yok.”////

16.09.2010
Bookmarks
| |