O ana kadar gözlerden kaçan değişimleri bazen küçük ayrıntılar görünür kılar. Almanya’nın yeni kazandığı özgüveni de en iyi ortaya koyan şey, herhalde ulusal renkleriyle asık suratlılıktan uzak oyunsu ilişkisidir. Güney Afrika’da 2010 Yazındaki Dünya Futbol Şampiyonası sırasında Almanya’daki kentler Alman bayrağının renklerini oluşturan siyah-kırmızı-sarı deryasına dönüşmüştü. Bundan birkaç ay sonra 12 Ekim 2010’da, Almanya’nın Birleşmiş Milletler nezdindeki daimi temsilcisi elçi Peter Wittig’in taktığı siyah-kırmızı-sarı çizgili kravat çok sayıdaki basın muhabirinin dikkatini çekmişti. BM Güvenlik Konseyi’nde daimi olmayan üyeliğe başvuran Almanya Genel Kurul’da daha ilk turda 192 üye ülkenin oylarının üçte ikisini almıştı. Almanya böylece, ikiye bölünmüşlüğünün bittiği yıl olan 1990’dan sonra, 1995/96 ve 2003/04 dönemleriyle birlikte üçüncü kez Birleşmiş Milletler’in en önemli organında sandalye sahibi oluyordu.
Bir önceki Alman hükümetinin 2006’da ilan ettiği adaylık hedefi, adaylık öncesi koşullar dikkate alındığında biraz hayalci bir düşünce gibi algılandı, ama Güvenlik Konseyi’ndeki iki boş üyelik için yapılan seçimde diğer adaylar Kanada ve Portekiz’le kıyasıya bir rekabete sahne oldu. Almanya’nın seçimin ilk turunda sonuç almasıysa, diğer adayların gücü dikkate alındığında beklenmeyen bir gelişmeydi. Portekiz üçüncü turda Konsey’e girme olanağına kavuştu. Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri olan ABD, Büyük Britanya, Fransa, Rusya ve Çin’le birlikte Konsey’in 15 üyesinin veto hakkı oluyor. Daimi üye olmayan on üye Konsey’e ikişer yıllık dönemler için seçiliyor ve bu çerçevede her yıl beş üyenin seçimi gerçekleşiyor. 2011’de Güvenlik Konseyi’nde Bosna-Hersek, Brezilya, Gabun, Lübnan ve Nijerya’nın üyeliği devam edecek; 2012 dahil olmak üzere Almanya’yla birlikte üye olacaklar ise Portekiz, Hindistan, Güney Afrika ve Kolombiya. Böylece önümüzdeki dönemde kısaca “BRIC” olarak anılan tüm ülkeler (Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin) ve G20’nin dokuz ülkesi Konsey’de üye olarak bulunacaklar.
BM’in kurucu antlaşmasına göre Güvenlik Konseyi, savaş ve barış konusunda karar yetkisi olan tek organ. Bu organa verilen görev “uluslararası barış ve güvenliği korumak”. Doğu-Batı blokları arasındaki çelişkilerin sona ermesinden sonra, sadece klasik anlamda devletler arası çatışmalar değil ülke içi çatışmalar da bu türden tehditler arasında görülüyor. 15 üyeli masadaki sandalyelerden birinde oturan her ülke, küresel düzeyde güvenlikle ilgili konuların ele alınmasında ve gerektiğinde (yaptırımlardan askeri müdahaleye kadar uzanan) önlemlere başvurulmasında pay sahibi oluyor. Bu nedenle Alman Dışişleri Bakanı Guido Westerwelle’nin, Almanya’nın seçilmesini bir güven kredisi ve aynı zamanda duyulan güvenin kanıtı olduğunu belirtmesi isabetli bir saptama. Almanya’nın son yıllarda oynadığı yapıcı rolün bir sonucu bu, örneğin, İran’ın atom programıyla ilgili olarak Konsey’in beş daimi üyesiyle birlikte yürütülen istişarelerdeki (E3+3 olarak anılan ülkeler) katkısı. Ama aynı zamanda Almanya’ya tanınan bir kredi, zira Almanya bundan sonra daha fazla sorumluluk üstlenmek durumunda.
Almanya küresel düzeyde daha fazla sorumluluk üstlenme konusundaki pozisyonun gereğini yapmak istiyorsa, bundan sonra maddi katkıların dışında (Almanya BM’in finansmanına üçüncü büyük katkıyı yapıyor) Almanya’nın getireceği fikirlere ve polis, Mavi Bereliler, kalkınma yardımı gönüllüleri, diplomatlar gibi görevlilerde sağlayacağı insan gücüne de ihtiyaç var. Dışişleri Bakanı Westerwelle, geçtiğimiz on yılda edinilen “devlet inşa misyonları”ndan edinilen deneyimlerden dersler çıkararak, Almanya’nın gelecekteki angajmanının sınırlarını açık biçimde çizdi. Bu bağlamda, yapılabileceklerin, çöküntüye uğramış veya istikrarsızlaşmış ülkelerin istikrara kavuşturulmasıyla sınırlı olacağını vurguladı. Bakan, bir kurtarıcılık iddiasınının yerini, yapılabilecek olanın açıkça ilanı almalı düşüncesinde. Dışişleri Bakanı’na göre, “barış gücü” olarak tarafları biraraya getirmeyi içeren bir girişimcilik içinde olmak ve geçmişteki kendi deneyimlerini ikna edici biçimde gündeme getirmek, Almanya’nın Güvenlik Konseyi’ne katabileceği bir avantaj.
Bugün çok sayıda çatışma konusu hala çözüme kavuşturulmuş değil. Somali, asayişi sağlayacak ve ülke coğrafyasını kontrol edebilecek güce sahip, işleyen bir hükümet oluşturmayı hala başarabilmiş değil. Yemen’deki, Afganistan ve Pakistan’daki durum da istikrasızlığını koruyor. Irak’a da tam bir barış gelmiş değil, nitekim kısa süre önce oluşturulan hükümet yapısı gayet kırılgan. Sudan’da kağıt üzerinde birtakım ilerlemeler sağlandı. Hartum’daki merkezi hükümetle ülkenin güneyindeki SPLA’yla barış anlaşması 2005’te imzalandı, bir başka anlaşma da 2006 yılında yine merkezi hükümetle SLM arasında imzalandı. Bu anlaşmalara uyulup uyulmadığını UNMIS ve UNAMID barış misyonları izleyecek. Koşulları kırılgan ülkelere ilişkin bu örnekler, Güvenlik Konseyi’nin önümüzdeki yıllarda da, güvenlik politikasını ilgilendiren olası gelişmelere hızlı tepki verecek durumda olması gerektiğini gösteriyor. Batı ülkelerininin bütçelerinde görülen son gelişmeler ve askeri birliklerin sayısındaki azalma, bu ülkelerin BM şemsiyesi altında istikrar kazandırma misyonlarının nasıl uygulanabileceğine ilişkin konseptler geliştirmesine kolaylık sağlayacak ve (personel takviyesinin ötesinde) bu çalışmalar daha da güçlendirlebilecek.
Anılan çatışmalı durumların önünün alınması ve temel insan haklarının korunması çerçevesinde Den Haag’ta bulunan Uluslararası Adalet Divanı’nın güçlendiirlmesi ve “koruma sorumluluğu”na (“Responsibility to Protect” – R2P) yönelik istişarelerin devamı da aynı dorultudaki başka enstrümanlar. Bu iki proje de Almanya tarafından, Avrupalı ve aynı yönde düşünen diğer partnerleri tarafından destekleniyor. Adalet Divanı’nın çalışması ve R2P ilkesi sayesinde insan hakları ihlallerine karşı önleyici etki yapılabiliyor, zira insanlığa karşı suç işlemiş kişilere hesap sorulacağı veya insan haklarını ihlal eden rejimlere eylemlerinden dolayı yaptırımlar uygulanacağı (başka çare kalmamışsa da insan hakları adına doğrudan müdahalede bulunulacağı) biliniyor. 2005 yılında Birleşmiş Milletler’in 60. Genel Kurul toplantısında karara bağlanan “koruma sorumluluğu”yla ve 1674 sayılı bildirgenin buna yaptığı atıfla, silahlı çatışma durumlarında insan haklarının korunmasına daha fazla önem verilmesi gerektiği ortaya konmuş oldu.
Almanya’da hükümet merkezinin 1999’da Berlin’e taşınmasından beri Alman dış politikası, Birleşmiş Milletler’le bağlantılı çabalarını Güvenlik Konseyi’ndeki çalışmanın ötesinde de Bonn “BM Kampusu”yla inandırıcı biçimde vurgulayacak bir çizgi izledi. Eski başkent Bonn, aradan geçen zamanda Birleşmiş Milletler’in 18 kurumuna ev sahipliği yapar hale geldi. Bunlardan biri olan Dünya İklim Sekreterliği (UNFCCC), sözleşmeye taraf olan ülkelerin 2009’da Kopenhag’ta (COP15), 2010’da Cancún’da (COP16) bir araya geldiği konferanslarda küresel düzeyde sera gazı salımlarının kalıcı biçimde azaltılmasına dönük bağlayıcı kararlar alması yönünde çabalar sergiliyor. Alman Hükümeti kendini bu hedefe bağlı gördüğünü, gerek AB çerçevesindeki girişimlerinde, gerekse kendine günüllü olarak koyduğu çıtası yüksek hedeflerle tekrar tekrar inandırıcı biçimde gösterdi.
Küresel düzeyde bir iklim anlaşması konusunda gereken çıkış sağlanamadığı gibi, Birleşmiş Milletler’de Güvenlik Konseyi’nin yapısında vazgeçilmez önemdeki bir reform açısından da yeni diplomatik girişimlere ihtiyaç var. Güvenlik Konseyi’nin yapısında gidilecek reformla ilgili 1995 yılında oluşturulan çalışma grubundan (Open-Ended Working Group) beri çok sayıda reform önerisi tartışıldı. Üye ülkelerin Genel Kurul’da ihtiyaç duyulan üçte iki çoğunluğuna ve Güvenlik Konseyi’nin daimi üyelerinin rızasına şimdiye kadar ulaşılamadı. G4 ülkelerinin (Almanya, Japonya, Hindistan, Brezilya) 2005 yılında reform için gerekli çıkışın sağlanabileceği umudu gerçekleşmedi. Almanya, Dışişleri Bakanı Westerwelle’nin yönetiminde de güçlü angajmanını sürdürüyor. Avrupa Birliği için daimi bir sandalye talep edilmesi Almanya’nın uzun vadeli hedefi olmayı sürdürüyor. Reform süreci, yeni daimi üyelik sandalyesi talebinde bulunan başka ülkelerin de (Brezilya, Hindistan, Nijerya ve Güney Afrika) 2011’de Güvenlik Konseyi’nde yer almasıyla yeni bir dinamizm kazanıyor. Bu temelde bir reformun ilerleme sağlama şansı hiç olmadığı kadar yüksek görünüyor.
David Bosold Berlin’deki Alman Dış Politika Cemiyeti (DGAP) bünyesinde oluşturulan “International Forum on Strategic Thinking”in program direktörü.////












