Sunday, 27.05.2012 15:18
 
 

Güncel

World

Muslim Brotherhood to face Egypt's old guard  

Business

Finance Watch keeps an eye on markets  

Culture

Euphoria for Sweden in Eurovision 2012  

Portre

“Benim sorumluluğum var”

Türk asıllı Alman yönetmen Fatih Akın çevreyi korumak için çalışıyorİleri

Goethe-Institut Istanbul’un etkinlikleri

Okuma kulübü: Ekim 2011'den itibaren ayda bir, Almanca okuma kulübü  

Keşif turu: Randevu üzerine, İstanbul Beyoğlu'nda Alman İzleri  

Keşif turu - YENİ!: Başvuru üzerine, İstanbul Beyoğlu’nda Avrupai...  

Bookmarks
| |

Avro’ya niçin muhtacız?

Avro’nun kurtarılmasının alternatifi yok. Almanya bu nedenle yardım elini uzatıyor. Öye yandan Avrupa’nın gelecekte borçlanmada ulusal frene ve sanayi ve yenilikçilik konusunda bir politika değişimine ihtiyacı var.

Karl-Heinz Paqué

Politika gerçeğin algılanmasıyla başlar.” Alman sosyal demokrasi tarihinin önemli isimlerinden Kurt Schumacher bundan yarım asır kadar önce böyle söylemişti. Bugün Avrupa Birliği’ne baktığımızda algılayacağımız gerçeklik ekonomi, dış ticaret ve sermaye piyasaları – bunların karmaşık ilişkiler ağından ileri gelen zorunluluklardan kaçış yok. Avro bölgesinde yaşanan borçlar krizi bunu acımasız bir açıklıkla gösterdi. Sırf ekonomik açıdan bakılacak olsa basit ve temiz bir çözüm var: Aşırı borçlanmış ve ödeme sıkıntısına düşmüş olan ülke, borçların tasfiyesi yoluna gider. Borç miktarında bariz “indirimler”e gidilir, yani alacaklıyla uzlaşma yoluna gidilerek borcun faizlerinin ve ana paranın bir kısmının silinmesi söz konusu olur. Sonrasında da hayat temizlenmiş bilançoyla gayet normal yoluna devam eder. Ama “gayet normal” ne demek? İşte sorun tam burada. Zira piyasa ekonomisinde normal sayılan durum; sermaye kaçışı, aşırı yüksek faizler, bankaların iflası ve ekonominin geneline yayılan bir kriz kaynağı anlamına geliyor, bunlar da gelirlerde ani bir düşüş ve işsizliğin büyük oranlarda artmasını beraberinde getirir. Bütün bu etkileri yumuşatacak önlem olarak büyük bir develüasyon ve sermaye hareketlerine dönük sert kontroller yoluna gidilebilir. Ama bu ikisi de Avro bölgesinde olanaksız. Geriye sadece iki seçenek kalıyor: Para birliğinden ayrılmak veya Avro’nun istikrarını sağlamaya dönük çok büyük yardım paketlerini devreye sokmak.

Birinci yol finans tekniği açısından çok kolay uygulanabilir; para reformuna gidilerek ulusal para birimi getirilir. Ama bu yol, ekonomik ve siyasal açıdan ülkeler için piyasada büyük bir alt üst oluş anlamına gelir. Karar süreçlerinde yeni kazanılan hareket alanının gerçek bir değeri kalmaz. Zira yeni para biriminin düşük değeri dış borçların ağırlığını ciddi düzeyde artıracaktır. Bu da ücretlerin diğer Avrupa ülkelerine göre düşmesi, nitelikli iş gücünün gruplar halinde başka ülkelere (AB içinde şimdi çok daha iyi durumdaki ülkelere) kaçmasına yol açacaktır.

Bu yönde bir olaya yol açacak önemli bir etken şimdiye kadar pek dikkat çekmedi: ülke ekonomisinin genç üretim gücünün bugün ulaştığı hareketlilik; bugün iyi İngilizce bilen, yaşadığı ülkeyi her an değiştirip geleceğini başka bir yerde kurmaya hazır küreselleşmiş yeni bir kuşak var. Avrupa Birliği içinde sınırların kalkmış olmasına bağlı olarak, bir ülkedeki uluslararası rekabet gücünü sağlamak için, ücretleri uzun süre düşük tutma olanağı bugün kalmadı. İleri sanayi ülkelerinin ekonomik merkezlerinde uzman işgücüne ihtiyaç (özellikle de nüfusun yaşlanmasına bağlı olarak) arttığı ölçüde bu gelişmenin olumsuz etkisi daha da fazla olacaktır. Bu durum 60’lı yıllarda Almanya’da işgücüne duyulan ihtiyaca benziyor. Ama bu kez yüksek vasıflı, çoğunlukla yüksek öğrenim görmüş işgücünde boşluk var ve Avrupa bazında bir beyin göçü söz konusu. Bunu doğrudan engellemenin tek yolu AB’den ayrılmak ve sermaye ve işgücü piyasında kısıtlayıcı kuralları etkin biçimde işletmek. Ama bunun siyasi bedeli Avrupa için çok maceraya sürüklenmek olur. Öyle bir 1930’lardakine benzer bir durum ortaya çıkar; o dönemde de dünya düzeninde liberal ekonomi yönünde atılan adımlar ulusların ayak diremesinden dolayı hüsranla sonuçlanmıştı. Ardından gelen süreçte de hepsi felaketin içine çekildi. Buna karşılık İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika Birleşik Devletleri’nin bir dünya gücü olarak üstlendiği sorumlulukla dünya ekonomisinde bir entegrasyona ve küresel bir büyüme yoluna girilmesi gibi iyi bir iş yapıldı.

Bugün Avro’nun birarada tuttuğu coğrafyada bu rolü – istese de istemese de – Almanya üstlenmiş durumda, istikrarlı komşularının da desteğiyle. Burada finans piyasalarına verilmesi gereken mesaj şu: Biz, sorunlu ülkelerdeki durumun istikrara kavuşması için gereken herşeyi yapmaya hazırız, hem de ne pahasına olursa olsun, sorun ne kadar büyük olursa olsun su sızdırmaz bir şemsiyeyle müdahaleye hazırız. Bu mesajın kesinlikle inandırıcı olması, ama aynı zamanda da genel geçer olması önemli – örneğin terörizmle mücadele üzerine yapılan açıklamalarda da olması gerektiği gibi. Burada esas işlevi yerine getirecek araçlar herkesin malumu: Nefes kesecek boyutlara, yüzlerce milyarlara varabilen likidite ve mali güvence, öte yandan destek verilen ülkelerde sıkı bir tasarruf politikası. Bu durum, kriz dönemlerinde yaşanan gerçekliğin, hak meselesini nasıl katı bir şekilde baskıladığını gösteriyor. Avrupa Birliği’nde daha önce istikrarı korumak adına belirlenen ilke (“no bail out” diye adlandırılan, darda kalanın kurtarılmasını engelleyen kural) fiilen ölmüş durumda ve yeniden dirilmesi de söz konusu değil. Ama bu yeni durum, Avro bölgesinin bir finans krizi çamuruna saplanıp kalması anlamına da gelmemeli. Bunun tersi geçerli. Zira geçtiğimiz aylarda Yunanistan, İrlanda , Portekiz ve İspanya’da meydana gelen durumlar, kolektif bilinçte kalıcı bir yer edinecek. Bugün yaşananlar ülkeleri ve ülke insanlarını değiştirecek, tıpkı 1920’lerde Almanya’da yaşanan hiper enflasyonun Alman toplumunu dönüştürerek, fiyat istikrarını sağlamamasını siyasetin birinci görevi olarak gören bir ulus yaratması gibi.

Bu nedenle de içinde bulunduğumuz durum aynı zamanda ciddi bir reformu gerçekleştirme şansını da sunuyor. Ama böyle bir reform, nirengi noktasını ancak ulusal finans politikasından alabilir. İsviçre’de varolan ve şimdi Almanya’da da gündeme getirilen bir düzenleme olarak borçlanmaya anayasal kural düzeyinde bir fren, Avro bölgesinin tüm devletleri için hedef olmalı. Böyle bir altyapı, uzun vadede mali disiplini sağlayacak ve büyüme hedeflerini (en azından uzun vadede) reel ekonomi zeminine dayandırma yönünde siyasal güçleri harekete geçirecektir. Bunun için de bölgesel temelde yapısal dönüşüm politikalarına ihtiyaç var; Güney ve Doğu Avrupa’da dayanışmanın da desteğiyle toparlanma sürecini başlatacak, bunu sürekli ve kalıcı kılacak, tüketim dalgalarını ve gayrimenkul balonlarını engelleyecek bir politikaya ihtiyaç bulunuyor. Gerçekten de geçtiğimiz on yılda görüldüğü üzere, genel bir yanılsama vardı ve büyük mali kriz bu yanılsamaya son verdi. Bugün çıkarmamız gereken ders şu: İspanya gibi başarılı bir ülke bile, bir Almanya’nın veya Avusturya’nın, Finlandiya’nın veya İsveç’in sahip olduğu yenilikçilik gücünü gösteremiyor. Güney Avrupa için geçerli olan şey, bizim Orta Avrupa’daki komşularımız için de geçerli, özellikle de bu ülkelerin arayı kapatma sürecine gerçek anlamda 1990’larda başladığı düşünülürse. Bu nedenle bugün geliştirilecek politikaların öncelikleri yeniden belirlenmeli, hem Avrupa düzeyinde hem de ulusal düzeyde. Çoğu durumda yerelde tüketimi kamçılamak gibi bir sonuç veren tek tek teşvik programlarından uzaklaşmak, kapsamlı bir sanayi politikasına yönelerek, kenarda kalan bölgelerin küresel ilişkilerde yeni bir işbölümü çerçevesinde kendi yenilikçilik güçlerini geliştirmelerini sağlamak. Bu yöndeki bir gelişmenin zamana ihtiyacı var ve çok maliyetli bir iş. Bu süreç Almanya’yı da büyük mali yükler altında bırakacak. Ama ekonominin dinamizmini sadece batıdaki merkezden almayan, AB’nin doğu ve güney ülkelerinde geniş bir coğrayfada da bu dinamizmi yakalayan bir kıta ancak böyle yaratılabilir. Avrupa için böylesi bir gelişme büyük bir siyasi hedef olmak durumunda. Ama bir yönüyle de ahlaki bir yükümlülük, özellikle de Almanya için. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra batı kısmı, yeni dünya ekonomisine entegrasyon şansını edinmiş olan Almanya şimdi aynı şansı kendisi başkalarına sağlamalı.////

Profesör Karl-Heinz Paqué

Otto von Guericke Üniversitesi’nde uluslararası ekonomi dalında öğretim üyesi. 2010 Eylülünde “Büyüme! – Küresel Kapitalizmin Geleceği” isimli kitabı yayınlandı.

Sürekli istikrarı yakalamaya giden yol

2010 sonunda Avrupa Birliği hükümet ve devlet başkanları “Avro Sürekli İstikrar Mekanizması”nı (ESM) hayata geçirme kararı aldılar. Bu mekanizmanın amacı, tek tek ülkeler ödeme güçlüğüne düştüğü zaman Avro’nun istikrarının bozulmaması için Avro’yu daha sağlam hale getirmek. Yunanistan’ın mali krizi 2010 yılında bir Avro krizine dönüş­tüğünde devreye sokulan “Avrupa İstikrar Mekanizması” (Kurtarma Şemsiyesi olarak biliniyor) 2013 yılında yerini Sürekli İstikrar Mekanizması’na bırakacak.

“Avro Sürekli İstikrar Mekanizması”nın uygulanabilmesi için Lizbon Sözleşmesi’nde değişikliğe gidilmesi zorunlu. Lizbon Sözleşmesi AB ülkeleri arasındaki işbirliğini düzenliyor ve AB ülkeleri arasında karşılıklı ekonomik yardımı temelde yasaklıyor. Bu nedenle hükümet başkanları Sözleşme’ye, Avro’nun istikrarını sağlamaya dönük olarak müdahaleyi öngören yeni bir madde ekleme konusunda görüş birliğine vardılar. 2012 sonuna kadar yapılması öngörülen bir değişiklikle AB Sözleşmesi’nin 136. maddesine yapılacak küçük ek tüm AB ülkelerinin parlamentoları tarafından onaylanması öngörülüyor, böylece “Avro Sürekli İstikrar Mekanizması” 2013 yılında “Kurtarma Şemsiyesi”nin yerini alabilecek.

Halen işletilen “Kurtarma Şemsiyesi” toplam 750 milyar Avroluk bir kaynağa sahip. Bu paranın 60 milyar Avrosu, üye devletlerde ortaya çıkabilecek bir borç krizi durumunda AB’nin bütçesinden tahsis edile­bilecek. 440 milyar Avro ise “Avrupa Finansal İstikrar Fonu” (EFSF) tarafından, sermaye piyasasında borçlanma yoluna da gidilerek karşılanacak. EFSF, Avro bölgesinin tüm üye ülkelerinin güvencesinde özel amaçlı bir şirket statüsünde (bkz. aşağıda sayfa 18’te EFSF Başkanı Klaus Regling’le söyleşi). Geri kalan 250 milyar Avro’ya kadarlık krediyi Uluslararası Para Fonu (İMF) tahsis edecek. Her halukarda, kredilerden yararlanacak ülke daha sonra parayı faiziyle birlikte geri ödeyecek.

Avro Sürekli İstikrar Mekanizması’ndaki yeni özellik, devlete borç veren özel alacaklıların da (bankalar veya fonlar) sorumluluğa dahil edilmesi. Böylece AB tek tek ülkeler bazında spekülasyonları engelleyici bir rol oynayacak. İMF’nin de bu sürece dahil edilmesi amaçlanıyor.

11.01.2011
Bookmarks
| |