17 AVRUPA ÜLKESİNİN 2011 Temmuzu ortasında Brüksel’de gerçekleştirdiği olağanüstü zirvede önemli bir yol ayrımında duruluyordu. Buradaki devlet başkanları Avrupa para birliği için çıkılan yolda ilerlemeye devam edilmesi ve bunun mali bir birlik noktasına varabilecek bir istikrar anlayışına evrilmesi gerektiği kararını aldılar. Bu henüz Avro Birliği’ndeki kimi ülkelerinin içinde bulundukları borç krizinden nihai şekilde kurtuldukları anlamına gelmiyor. Zira bundan sonra atılacak her adım için çok zaman gerekecek ve bu adımlar söz konusu ülkelerde güçlü bir dirençle karşılaşacak. Buna bağlı olarak Avrupa Birliği’nin kendi içinde bütünleşme sürecinin de kararlaştırıldığı doğrultudan sapmadan ve sorunsuz bir şekilde ilerleyip ilerlemeyeceği de belirsizliğini koruyor. Avro Zirvesi’nde Avrupalılığın güçlendirilmesine vurgu yapılmasının, Avro’da, dolayısıyla da Avrupa Birliği’nin (AB) genelinde bir ayrışma kaynağına dönüşmesi istenmiyorsa, bundan sonraki adımlarda Avrupa nüfusunun demokratik katılımı, Avrupa politikasının baş gündem maddesi haline gelmeli.
Olağanüstü Avro Zirvesi’yle siyaset dünyası Avro’nun doğuş aşamasında gerçekleştirdiği hatayı telafi etmeye de başladı. Zira Avrupa’daki borç krizi sırasında Avro’nun yapısındaki konstrüksiyon boşlukları tüm şiddetiyle kendini gösterdi. Avro’ya geçişte bu ortak para biriminin AB içindeki çok büyük ekonomik farkları da eşitleyeceği umulmuştu. Bu yüzden de ortak bir maliye politikasından kaçınılabileceği düşünülmüştü. Fakat bu ölümcül bir yanılsamaydı. Avro, güçlü ülkelerin bulunduğu kuzey ve daha zayıf konumda olan güney arasındaki farkı azaltamamanın ötesinde daha da keskinleştirdi. Almanya’nın rekabetteki büyük üstünlüğünü ortadan kaldırmadı, tersine daha da artırdı. Avro ülkelerinde döviz kurları hareketli değil de sabit oldukları ve Avrupa’nın güneyinde devalüasyon mümkün olmadığından uyum, ürün ve iş piyasaları bazında gerçekleşmek durumunda kaldı. Bu yüzden Almanya yüksek ihracat şansı yakaladı. Bunun sonucu olarak Almanya’nın dış ticaret fazlasında azalma değil artış görüldü. Fakat en önemlisi istihdam düzeyleri arasındaki fark açıldı. Almanya’da işsizlik neredeyse sıfırlanma yönünde ilerlerken Avrupa’nın güneyinde işsizlik oranında patlama yaşandı.
Ortak bir finans politikası olmadan para birimi ortaklığının sürme şansı yok. En ileri federal yapıdaki, yani parçaların merkezden en bağımsız olduğu para birimi ortaklıklarında dahi üye devletlerin ya da eyaletlerin ekonomi politikalarının önemli bir bölümünün federasyon düzlemine taşınması gerekir. Ne ABD’de, ne İsviçre de, ne de Almanya’da anayasal vatandaşlık da federasyon gökten zembille inmedi. Federal devletin yüzyıllar içerisinde olgunlaşması gerekti ve ancak iç savaşlar sonunda ortaya çıkabildi. Tıpkı zamanında ABD ve İsviçre’de olduğu gibi Avrupa’da da hafif bir gerileme durumu söz konusu. Amerikan Doları da İsviçre Frangı da başlangıçta karşılaşılan uzun dirençlerin ardından tek tek eyaletlerde dolaşıma sokulmuştu. Ve elbette para birimi ortaklığını takiben ekonomi politikasında da kaçınılmaz bir merkezileşme gerçekleşmişti. Bu değişim federasyon üyesi eyaletlerin ve devletlerin hiçbiri açısından olumsuz sonuç vermedi.
Maliye birliği hiçbir zaman vergilendirme yasalarının ya da vergi oranlarının tek elden yönetilmesi anlamına gelmez. ABD ya da İsviçre gibi federal devletler mali birliğinin merkezi olmayan, bölgesel ve hatta yerel yönetimler düzeyinde belirlenecek bir vergi politikasını kaldırabildiğini kanıtlıyor. Ayrıca bu ortaklığın Fransız modelinde olduğu gibi merkezi yönetimin üye birimlere planlı ekonomi doğrultusunda bütçeler dayatması, merkezi hükümetin temsilcileri aracılığıyla ve yasal yaptırımlarla bunları uygulamaya koyması ve bu sınırların dışına çıkıldığında yerel yönetimi görevden alması noktasına varacak kadar merkezileşmesi de kesinlikle zorunlu değil. Bu birlik İsviçre örneğinde olduğu gibi Avro ülkelerinin mali özerkliklerini korudukları ve kredi piyasasının risk primleri üzerinden hakemlik görevini üstlendiği bir model olabilir. Gerekliliği tartışılmaz olan bir şey varsa o da, son krizde bir kağıttan kaplan etkisi gösteren mevcut Avro istikrar paketinin yerini alacak, devlet düzeyinde borçların ödenememesi durumunda uygulanacak katı bir iflas prosedürüdür.
Bu konuda gene İsviçre örneği ne yapılabileceğini gösteriyor. Kantonlar kendi finans politikalarında özerk, yani kendi borçlarından sorumlular. Kantonlar düzeyindeki borçların federasyon tarafından üstlenilmesine yönelik herhangi bir yasa yok. Fakat Federal yasalar kantonların belli vergileri uygulamasını talep ediyor ve vergi tarhı ve tahakkuku ya da vergi indirimlerini önceden belirliyor. Fakat en önemlisi bir kantonun kendi görevlerini ve yükümlülüklerini yerine getirmeyerek iflasa sürüklendiği bir sürecinde neler yapılacağının belirlenmiş olması. Bu durumda öncelikle federal yönetim tarafından önlem paketi uygulaması ve daha sonra federal müdahale, uç durumlardaysa askeri önlemlerin alınması gündeme geliyor.
Mali birlik Avro bölgesine uygulandığı takdirde bu, bir Avro ülkesinin borçlarını ödeyemez hale gelmesi durumunda finans politikasının otomatik olarak İsviçre’deki özerklik modelinden Fransa’daki merkezi yönetim modeline dönmesi gerektiği anlamına geliyor. Aşırı borçlanan Avro ülkesinin kurtarılmasının bedeli mali özerkliğin elinden alınması olacak. Avro birliği temsilcileri ulusal vergi kuruluşlarının yerini alarak ve vergi tahsilatı, tasarruf paketleri, özelleştirme planlarının uygulanmasını yönetecek. Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) yardım programları da, aşırı borçlanmış ülkelerin yararına tam da bu doğrultuda hereket ediyor. Avrupa Kurtarma Fonları özellikle bu son olağanüstü zirvede alınan kararlarla birlikte bir Avrupa Para Fonu’na dönüşme yolunda ilerledikçe bu yaklaşımın, krizin eşiğindeki Avro ülkelerinde de uygulanma olasılığının artacağı varsayılabilir.
Bu mantık sonuna kadar izlenirse, para birliğinin aynı zamanda bir kefalet topluluğuna dönüşmesini de göze almak anlamına geliyor. Yani alınan tüm önlemler fayda etmediğinde, anlaşılır nedenlerle Avro bölgesinde bir çöküşü engellenmek için, kriz dönemlerinde aşırı borçlanmış Avro ülkelerine finansal acil yardımda bulunmak üzere ortaklaşa finanse edilecek bir istikrar mekanizmasına ihtiyaç var. Olağanüstü Avro Zirvesi’nde yeni yetkilerle donatılarak geliştirilen Avrupa Kurtarma Fonu’nun (EFSF) hedefi de işte bu görevin yerine getirilmesi. Avro krizinin diğer ülkelerine sıçramasını önlemek üzere EFSF, ikincil piyasalardan yani banka ve sigorta şirketlerinden aşırı borçlanmış Avro ülkelerini kurtarabilmek için doğrudan devlet tahvilleri alabilecek. Ama işte bu özellikle de ortaya bir transfer birliğiçıkıyor – tüm federatif devletlerde de tarihsel olarak söz konusu olduğu üzere. Böylece Olağanüstü Avro Zirvesi’nde alınan kararların tarihsel boyutu da açıklık kazanmış oluyor. Avrupa’nın kurucu ülkeleri Avrupa Birleşik Devletleri’ne giden uzun yolda başı çekiyorlar.///











