9 Kasım 1989’da duvarın yıkılışının ve iki Alman devletinin nihai birleşmesinin yirmi yılı vesilesiyle yazılan kitaplar çalışma masası üzerinde yükselerek dikkate değer bir kütüphane haline geliyor. Batı ve Doğulu siyasetçilerin, Helmut Kohl’un, Hans-Dietrich Genscher’in, Wolfgang Schäuble’in öte yandan Tadeusz Mazowiecki’nin, Lech Walesa’nın, George Bush’un (baba), James Baker veya Mihael Gorbaçov’un anıları; gazetecilerin tanıklıkları; Amerikalı, İngiliz, Fransız tarihçilerinin Soğuk Savaş’ın bitmesiyle, Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla ve Almanya yıldırım hızıyla birleşmesini gerçekleştirirken bu gelişmeye paralel olarak Sovyet İmparatorluğu’nun çöküşüyle ilgili yakın tarih kaynakları üzerinde yaptıkları muhteşem incelemeler.
Hemen sözün başında söylemek gerek, Almanya’nın birliği kendi başına bir olay değildi ve bu olay Avrupalı komşuların – en başta da Polonya ve Fransa’nın – ve de süper güçlerin rolü dikkate alınmadan anlaşılamaz. Almanya içi yaşanan süreç birçok gücü kendi içinde erittiyse ve genel bağlamı çoğu zaman gözden kaçırılmasına neden olacak bir görüntü sunduysa da bu noktayı vurgulamamak olmaz. Alman birliği – akla gelebilecek tüm tereddütlerle birlikte – tarihte örneğine az rastlanır derecede başarılı bir denemedir, ama işte Avrupalı komşular olmadan başarıya ulaşamazdı. Bu sonucu sağlayan şeylerden biri de o dönem Almanya’nın siyasetinde söz sahibi politikacıların görüş birliği içinde olmasıydı: birleşmenin, Avrupa’yı Almanyalaştırmak değil Almanya’yı Avrupalaştırmak hedefine dönük olması konusunda bir uzlaşma vardı. Doğu ve Batı Almanların ulusal bir yol izlemekten uzak durduklarını söylerken gerçekleri kendimize göre güzelleştirerek göstermiş olmuyoruz. Evet kesinlikle. Birleşmiş Almanya’nın büyüklüğü bir büyüklenme yaratmadı – bunu söylemek de bir böbürlenme olarak görülmemeli.
Birlik içindeki Almanya’nın en batısından en doğusuna, en kuzeyinden en güneyine tüm üniversitelerinde bugün yüksek öğrenime başlamaya hazırlananlar, Duvar’ın yıkılmasından sonra doğan ilk kuşak. 41. yılında Federal Almanya’ya katılarak varlığı son bulan Demokratik Almanya Cumhuriyeti’ne (DAC) artık ister istemez tarihsel bir gözle bakmaya başlıyoruz. Yeni devlete zaman zaman bazı etiketler vurulmak istendi: Ortaya yeni bir şeyin çıktığını vurgulayan “Berlin Cumhuriyeti” bunlar içinde en çok rağbet göreniydi. Ama bu tür nitelemelere karşı da toplum mesafeli durdu. Haklıydı da, zira bunlar fazla üst perdeden ifadelerdi. Oysa Doğu Almanya’nın (dolayısıyla beş “yeni eyalet”in) katılımının nasıl olacağı konusundaki formüller gerçekten de daha önce düşünülmüş bir şeylerin uygulamaya konulması değildi; Federal Almanya’nın, geçici olarak düşünüldüğü için Temel Yasa (Grundgesetz) olarak adlandırılan anayasası aynı isimle varlığını devam ettirdi. Bu tür bir katılım biçiminin (halk oylamasına gitmeden sadece hukuki bir karar şeklinde tecelli eden bileşmenin) o dönemde niçin o kadar tartışma yarattığını 2010 senesinin yüksek ve orta öğrenim öğrencilerine anlatmak pek de mümkün olmasa gerek.
Evet, kültürel farkların artık göze batmayacak kadar kaybolmaya yüz tuttuğunu söylemek abartılı olur. Başlangıç hiç de kolay değildi. Batı’daki eğitim ve iş olanaklarının peşine düşerek Doğu Almanya’dan Batı’ya gençlerin akınıyla yaşanan beyin göçü, toplamda iki milyon insanın Doğu’yu terketmesi, tüm DAC sanayisinin üçte ikisinin silinip gitmesi, işsizlik artışında yaşanan patlama, devlet mülkiyetindeki işletmelerin yeddi emin kurumu üzerinden özelleştirilmesi (ya da bunların nihai tasfiyesi) gibi gelişmeler, acı ve sert bir gerçekliğin yaşandığını gösteren şeyler. Hızlı bir katılıma istekli olan ve Doğu ve Batı Alman Markının bire bir değerle karşılanmasını isteyen Doğu Alman halkı adeta sabah uyandığında işinden olmuş, bütün bildiklerini unutması ve tümüyle yeni yaşam koşullarına ayak uydurma zorunluluğuyla karşı karşıya kalmıştı. Birleşme sonrasının ilk on yılında “Ostalji” kelimesiyle (Doğu nostaljisi anlamındaki kelime oyunu) ifade edilen durumun ortaya çıkmasını yaşanan darbeye bağlamak gerek. Özgürlük (ve güvenli emeklilik maaşları) elde edilmekle kalınmamış bir şeyler de kaybedilmişti. Gelişmiş yapıların, refah koşullarının, kendi yaşamını planlayabilme rahatlığının tarafını temsil eden Batı, bunlardan yoksun Doğu’yla empati kurmaktan uzak kalmıştı. Uzun süre dile getirilen “kafalardaki duvar” muhtemelen Batı’da daha yüksekti; nitekim Doğu’da maddiyata vurulamayacak özgürlük kazanımının dışında birleşmenin maddi avantajlarını da yavaş yavaş görmeye başlamıştı.
Doğu tümüyle ortadan kalkmadı, ücretler ve maaşlar bugün de belirgin ölçüde (Batı’dakine göre yurtiçi gayri safi hasılanın yüzde 30 ölçüsünde) daha düşük. O zamanların Şansölyesi Helmut Kohl’un ifade ettiği, Doğu Almanya’nın birçok bölgesinin “parıldayan yıldızlar” olması umudu tükenmiş değil. Ama bir gerçek de karşımızda duruyor: İki Almanya’nın birleşmesine ayrılan, ilk dört yılda 115 milyar DM (Alman Markı) boyutundaki fonun, 1993’te başlatılan ve günümüzde de uzatılmaya devam eden “dayanışma paktı”nın (Batı’dan Doğu’ya 20 yılda aktarılması ön görülen 1,6 trilyon Avro) belirleyici bir unsur; emeklilikler, kamu hizmetleri, karayolları, kentlerin imarı ve yatırımların canlandırılması için ayrılan bu finansman, başkent Berlin de içinde olmak üzere “yeni eyaletleri” şaşırtıcı ölçüde değiştirdi.
Yine de bu rakamlar resmin doğru algılanmasını sağlamıyor. Federal Almanya daha renkli bir yer haline geldi, evet Doğu’yla Batı arasındaki farklılıkların yanısıra kuzeyle güney, büyük kentle taşra, Berlin’le Münih arasında sosyal ayrışmaların, çelişkilerin daha belirginleştiği bir ülke. Öte yandan bizzat birleşmenin başka türlü de gelişebileceği yönündeki tartışmalar aşılmış durumda. Eski Alman Cumhurbaşkanı Richard von Weizsäcker’in o zamanlar söylediği gibi, koşullar “durup düşünme”ye fırsat vermedi; ama Doğu’daki birçok entelektüel de halkın çoğunluğunun yıldırım hızıyla bir birleşmede ısrarından yanaydılar ve Şansölye Kanzler Helmut bu hareketin tepesindeki isimdi.
Doğu’yla Batı arasında birçok noktada bütünlük ve kaynaşma da kendini gösterdi; Doğu Almanya’daki Halle ve Jena’daki üniversitelerinden Frankfurt/Oder veya Greifswald’teki üniversitelerine kadar birçok yüksek öğretim kurumu sundukları daha derli toplu programlarla, daha iyi çalışma koşullarıyla ve en yeni teknik altyapısıyla sadece yakın çevredeki öğrencilere çekici gelmekle kalmıyorlar. Saksonya, Brandenburg veya Mecklenburg-Vorpommern’in ve Thüringen’in belli bölgeleri gelişme dinamikleriyle, Batı’da parlak gelişme gösteren Bavyera ve Kuzey Ren-Vestfalya eyaletlerini bile geride bırakıyorlar. Ayrıca “kriz bölgesi” olma hali artık sadece Doğuya özgü bir şey değil. Batı’daki eyaletler ve kentler de krizin ne olduğuyla tanıştılar. İklim krizi mi dersiniz, finans piyasaları krizi mi ya da bütçe krizi? Günümüz koşulları dünün ayrışmalarının kaynağı olan farklarını törpülüyor.
Buna işaret etmekle, yabancılık algısını, zihinsel ayrışmaları görmezden gelmiş olmuyoruz. Sosyal çatışmaları araştıran Bielefeldli uzman Wilhelm Heitmeyer’in ifadesine göre, ötekini dışlamaya ve görmezden gelmeye dayanan ayrışmalar Batı’da da Doğu’da da (Doğu’da daha belirgin ve sert olmak üzere) varlığını sürdürüyor. Doğu’daki halkın üçte ikisi, ikinci sınıf vatandaş muamelesi gördüğünü, hatta dörtte üçü Batı’daki insanlara göre fiili olarak dezavantajlı grupta olduklarını düşünüyor. Ama yine aynı bağlamda eklenmesi gereken bir şey, Doğu’daki büyük çoğunluk, yaptıkları barışçıl 1989 “Ekim Devrimi”nin bir başarı olduğu kanısında ve hem Doğu’da hem Batı’daki geniş bir çoğunluk varolan demokrasiyle ilgili olumlu düşünceler besliyor.
Deneme yazarı Friedrich Dieckmann birkaç yıl önce ilginç bir noktaya dikkat çekti: Doğu’daki halkın “başarısızlık deneyimi” sayesinde Batı’daki Almanlara göre avantajlı olduğunu ifade etmişti. Gerçekten de sıkıntılar ve krizle sarsılan ülkede Doğu Almanlar durumu daha sakin karşılayıp, Batı’nın büyüme ve refahına alışmış Almanlarına kıyasla daha rahat bir konumda oldukları söylenebilirdi. Yeri gelmişken bir başka boyuta da değinmek gerek: son on yıllarda büyük ün kazanan Doğu’nun yeni kuşak ressamlarından Neo Rauch çevresindeki resim ekolü ve Dresden ve Leipzig gibi Doğu kentlerinin asi gençleri, Gerhard Richter gibi büyük bir ressam, Thomas Brussig’ten Uwe Tellkamp ve Ingo Schulze’ye kadar uzanan yazarlar ve tabii sinemanın isimleri (“Sonnenallee” “Good bye Lenin” filmlerini hatırlayalım) yaratıcı bir direnmenin ve bağımsız kafanın yansımaları değil midir?
Benim sezgime göre, bizi kendine özgü biçimde birleştirirken ayıran yeni bir kültürel bütünlük kendini gösteriyor bugün – ama işte tam da Doğu-Batı klişesine göre bir ayrım üzerinden değil. Batı’nın “muzaffer” taraf olarak ortaya çıktığı, ama Doğu’nun varlığıyla yerini bulmak durumunda kaldığı (“Doğu yoksa Batı da yok”) yönündeki bir düşünceyi Daniela Dahn gibi yazarlar ve entelektüeller epey önce dile getirdiler. Ama 1962 doğumlu yazar Ingo Schulze, “1990’larda gerçekleşmeyen tartışma şimdi yapılabilir” saptamasını yaptığında, bugün Doğu’yla Batı’daki birçoklarını birleştiren bir şeyden söz etmiyor mu? Schulze yaşamın eksiksiz biçimde ekonomikleştirilmesine karşı çıkıyor ve bu sorun bugün görüldüğü üzere Batı’nın icat ettiği bir şeyden ziyade bir “sistemsel” bir sorun. Schulze’nin sözleriyle belirtirsek: “Büyüme ve karı maksimize etme, bizi geleceğe götüren pusula olarak miyadını doldurmuş durumda. İklim raporları, imdat frenini çekmek için önümüzde beş-on yıl olduğunu gösteriyor. Bizler tüketimi körüklerken yeryüzünde bir milyar insanın doğru dürüst yiyeceği yok, temiz suyu yok... Ekonominin uluslararasılaşmasını, insanların uluslararasılaşması, yani siyasetin uluslararasılaşması izlemeli. Barışçıl devrimin 20 yılı üzerine konuşmak ve birbirimizle tartışmak, bugünkü dünya üzerine de kafa yormak anlamına geliyor.”
Ingo Schulze yargılarıyla farklı tepkilere yol açsa da bunun kendi başına bir duruş olduğunu düşünmüyorum. Başka bir tepki hali de silinmeye yüz tuttu. İlk yıllarda, geçmişe nasıl yaklaşmanın uygun olacağı konusundaki tartışmaların sertliğinden bugün çok uzağız. O tartışmaların odağında Doğu Berlin’in arkaik rejimiyle nasıl hesaplaşılacağı sorusu vardı; SED’nin ileri gelenlerine, gizli polis örgütü Stasi’nin ajanlarına karşı ne yapılacak, rejimin mağdurlarının zararları nasıl karşılanabilecek ve kimlere “yanılma hakkı”, dolayısıyla da topluma yeniden dönme olanağı tanınabilecekti. Federal Meclis’te “Almanya’da SED Diktatörlüğünün Tarihi ve Etkileri” konusunda kurulan Araştırma Komisyonu, 40 yılın biriktirdiği memnuniyetsizliği kanalize etmeye çalıştı; “Stasi Belgeleri Yasası” ve “Eski DAC Devlet Güvenlik Servisi’nin Belgelerinden Sorumlu Federal Temsilci” gibi adımlar da geçmişle derli toplu bir hesaplaşmaya büyük katılarda bulundu.
Yapılan onca eleştiriyi görmezden gelmesek de sonuçta bir orta yol başarıldı: Geçmişi dürüst biçimde araştırmakla toplumu paralize edecek ve ikiye bölecek kadar deşmemek isteği arasındaki denge yakalandı. “Suçlular aramızda” başlığını taşıyan yazısında Hubertus Knabe memnuniyetsizliğini dile getiriyor. Kendisi de Stasi belgeleri incelemesine kafa yormuş olan Knabe, eski kafadarların birçoğunun aradan kurtulduğu ve görünmeden etkili yerlere geldikleri konusunda ısrarlı; ve Stasi’nin çok sayıda sivil muhbirinin gizlendiği veya “Sol Parti”de kendisine yer bulduğunu vurguluyor. 1990’da Doğu Almanya’nın devlet partisi SED’nin (Sosyalist Birlik Partisi) devamı olan bu parti, daha PDS ismini taşıdığı sırada Federal Meclis’e girmeyi başardı. Sol Parti Almanya’daki en yeni siyasi güç ve özellikle beş yeni eyalette (Doğu Almanya’da) güçlü şekilde temsil ediliyor. Ama aradan geçen zamanda diğer eyaletlerde de bazı eyalet meclislerine girmeyi başardı ve Almanya’da siyasi sistemi beş partili hale getirdi. Ama bugün Sol Parti’nin üyelerinin Stasi geçmişi olup olmadığı sorusu da o kadar hummalı biçimde sorulmuyor, dolayısıyla bu soru da giderek daha fazla tarihselleşiyor.
DAC neydi? Bielefeldli tarihçi Hans-Ulrich Wehler gibi olağanüstü zeki birinin çok ciltli çalışması “Alman Tarihi”nin son bölümünde yaptığı değerlendirmesinde, kendi dinamiğiyle ayakta kalması mümkün olmayan bir uydu devletten söz ediliyor; sindirilmiş ve uyuma zorlanmış halkıyla birlikte özel bir incelemeyi hak etmeyen bir devlet değerlendirmesi yapıyor Wehler. Yaşanmış 41 yıllık yaşamdan dikkate değer bir şey çıkmayacağını söylemesi bu yaşamı yaşamış olanların gözünden kaçmadı. Doğu’da birçoklarını yaralayan bir değerlendirmeydi bu. Ama kanımca bu çekişme de artık geri plana düştü. DAC döneminin yürekli muhalifleri de birleşmeden 20 yıl sonra durumu değerlendirirken, 1989/90’daki hızlı gelişmelerin kendilerini ezip geçmesinden eski öfkeye söz etmiyorlar. Dönemin demokratları onlardı, ama tekere çomak soktukları düşünülüyordu. Böylece sesleri kaybolup gitti. Ingo Schulze’e göre, yurttaşlara yurttaş olarak fikirleri sorulmadı, seçim vaatleriyle (hemen Batı Alman Markına geçiş, yapılacak atılımlar) ergin yurttaş konumundan çıkarıldılar. 1994’ün Cumhurbaşkanı adayı Doğu Alman muhaliflerinden Jens Reich birleşmenin “demokratik eksiklik”le malül olduğunu söylüyor, ama yakınma tonunda değil; tarihin tekerleği bunun üzerinden geçip gitti.
Ortak ülke bugün nereye geldi? Bugün Federal Almanya’nı özlü biçimde ifade edecek bir etiket yok. Birleşme ülkeyi inanılmaz boyutta değiştirdi, kendisinin bile itiraf etmekten çekindiği ölçüde. “Avrupa çizgisi” konusundaki uzlaşma ise bugüne kadar yolunda devam etti. Avrupa’nın doğusu, başta da Polonya olmak üzere entegrasyona dahil oldu. Şöyle diyebiliriz: Ortaya çıkar ortaklığına dayalı bir yapı çıktı, biraz sürtüşmeli ve iş mantığına dayalı, ama sağlam ve “iki yarım halkın yarı gönüllüğü” (Karl-Heinz Bohrer) gibi bir kaygıdan kurtulmuş bir Doğu ve Batı Almanya; Almanya’nın bu iki yarısı birbirinden yakın tarihinde çok uzaklaşıp ama sonra yeniden kaynaşma yoluna girdi. Geçmişi geçmiş olarak hatırlayıp, eskiden böyle olmadığını sadece anma günlerinde dile getirmek, sıradan bir duruma dönüştü, dönüşüyor. ///












