Sunday, 27.05.2012 15:11
 
 

Güncel

World

Muslim Brotherhood to face Egypt's old guard  

Business

Finance Watch keeps an eye on markets  

Culture

Euphoria for Sweden in Eurovision 2012  

Portre

“Benim sorumluluğum var”

Türk asıllı Alman yönetmen Fatih Akın çevreyi korumak için çalışıyorİleri

Goethe-Institut Istanbul’un etkinlikleri

Okuma kulübü: Ekim 2011'den itibaren ayda bir, Almanca okuma kulübü  

Keşif turu: Randevu üzerine, İstanbul Beyoğlu'nda Alman İzleri  

Keşif turu - YENİ!: Başvuru üzerine, İstanbul Beyoğlu’nda Avrupai...  

Bookmarks
| |

Deneme yazısı

Avrupa – tamamlanmamış bir görev

Avrupa’nın inşası Federal Almanya için baştan itibaren varlığının meşruiyeti sorunuydu: Federal Almanya’nın bu yıl dönümünde kutlanan şey Almanya’nın Avrupalaşmasıdır

Klaus Harpprecht

Almanya’yı hangi coğrafyaya yerleştirirseniz yerleştirin veya nasıl tanımlarsanız tanımlayın, koyamayacağınız bir yer var: Avrupa’nın merkezini oluşturan bir devlet olmadı hiç – o pek sık zikredilen dalları göğe, kökleri yerin derinliklerine uzanan mitsel meşe gibi, fırtınalara karşı dimdik ayakta duran bir gövde olamadı. Ya da başında Alman sıfatını taşıyan bir zamanların “Alman Ulusunun Kutsal Roma İmparatorluğu” da bin yıl boyunca kararsız kütlesiyle Avrupa’nın merkezi gücü olmamıştı. Bu yapı, birbirinden çok farklı unsurların, kent devletlerinin, kavimlerin veya kilise bölgelerinin oluşturduğu, gevşek bağlarla bağlı bir birlikti; seçilmiş kralların veya imparatorların, imparatorluk meclisinin ve mahkemelerinin birlik sağlamakta zorlandığı bu siyasal yapı belki de bu yüzden o kadar uzun süre yaşayabildi ve dış etkilere direnebildi.

Napolyon döneminin ardından gelen “Alman Birliği” (Der Deutsche Bund) 52 yıllık ömrünün sonunda Prusya-Avusturya savaşıyla son buldu. Dönemin Şansölyesi Bismarck’ın eseri olan Prusya’nın büyümüş, Almanya’nın küçülmüşlüğünü temsil eden yeni İmparatorluk, Birinci Dünya Savaşı’na gelene kadar 40 yıldan fazla bir süre parıltı saçtı. Bu savaşın çıkması, önemli ölçüde Alman İmparatorluğu’nun problemli varlığının bir ürünüydü: Bu yeni Alman İmparatorluğu, Avrupa’ya hükmedecek kadar güçlü değildi, ama kendi batısındaki Avrupa devletlerinin uygarlık koalisyonuna katılacak kadar da zayıf değildi ve bir monarşiyi getirmeye cesaret edecek öz güveni de yoktu. Sefil bir şekilde son bulduğunda siyaset tarihinde 47 yıl ayakta kalmıştı. Onu izleyen ­Weimar Cumhuriyeti’yse kendisini yıkmak isteyenlere 14 yıl direnebildi. Nasyonal sosyalist “Führer”in “bin yıllık İmparatorluğu”ysa on iki yıl içinde cehennemi boyladı.

Federal Almanya’nın 60 yılı: Kronolojik düzensizliklerle ve Alman toplumunun soluksuz değişimleriyle kıyaslandığında bu süre bir istikrar mucizesi. Avrupa’da barışın 60 yılıysa daha da büyük mucize; İsa’dan sonra 2000 yıllık süre içinde kıtamızın başına ilk defa geliyor böylesi. İki nükleer güç arasındaki “dehşet dengesi”ne ve bu güçlerin liderlerinin sonuçta ortaya koyduğu aklıselime borçlu olduğumuz, sonra da Almanya’nın Avrupa’ya entegrasyonuyla, daha geniş bir çemberde Atlantik paktına entegrasyonuyla barışçı çizgiye çekilmesine borçlu olduğumuz bir şey bu uzun süreli barış dönemi.

Avrupa hedefi

Avrupa’nın inşası Federal Almanya için baştan itibaren “raison d’être” (varlığının meşruiyeti sorunu) niteliğini taşıyordu – bugün ulaştığımız yıl dönümüne kadar da öyle kaldı. Ama bu yıl aynı zamanda büyük krizin yılı ve Avrupa’nın inşası büyük olasılıkla bir dayanıklılık ve dağılma testinden geçecek; Avrupa Birliği’nin kurumları, ekonomide korumacılığın her türüne karşı çıkılması, Avro’nun istkrarı ve üyelerinin dayanışmacılığı açısından sınavlardan geçecek.

İkinci Alman devletinin daha büyük olan Federal Almanya’ya yirmi yıl önceki entegrasyonu, bazı hınç besleyen muhafazakarların pazarlamaya çalıştığı gibi “Bismarck Almanya’sının ulus devletinin yeniden tesisi değildir”. Ne iyi ki olay bu değildir. En başta kuşku duyma hakkımız olan nokta, Bismarck’ın “İkinci Reich”ının Fransız Devrimi idealine uygun bir “ulus devlet” olmayı ne kadar başardığı (büyük olasılıkla bunu tam olarak gerçekleştiren tek örnek vardı: Fransa’nın kendisi). Prusyasız bir Bismarck devleti olmayacağını bildikleri için Müttefikler 1947’de bir kalemde bu devleti ortadan kaldırmış oldular; Almanya’nın militarist milliyetçi hayallerinin kaynağı olarak görülen bu coğrafya böylece bütünden koparılmış oldu. Üstelik bu kararı verenler, bizim heveslendiğimizin tersine pek de haksız çıkmadılar: Prusya asiller sınıfının, Alman milliyetçiliğinin direnciyle bir olup demokrasiye karşı çıkmasını ve “Führer”in devletine kayıtsız şartsız teslim oluşunu hatırlamak yeter. Öte yandan yeni araştırmaların ortaya koyduğu gibi, asil sınıfın tüm erkekleri, Hitler’in partisine veya onun organizasyonlarından birine üyeydi. Sınırın ötesinde, diğer Alman devletinde büyük toprak sahiplerinin malları, Sovyet askeri yönetimi tarafından devletleştirilince bu sınıfın toplumsal güçle ilgili tüm olanakları ellerinden ilelebet alınmış oldu.

Avrupa Birliği’nin parçası olmak, DAC’nin “Almanların tamamını temsil edecek” bir Federal Almanya’ya entegrasyonu için de ön koşuldu ve Fransa’nın rızası buna bağlıydı. Dahası Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterrand, dostu Şansölye Helmut Kohl’la konuşurken, Almanya’nın ekonomik ve para birimiyle Avrupa’ya daha sıkı bağlanması talebini soğuk bir tavırla dile getirmişti. Almanların, adeta kutsallaşmış olan Alman Markı’ndan vazgeçmeme sevdası işe yaramadı. Hiç değilse “Avro ülkeleri” arasına alınmanın koşullarını sıkılaştırmak için ölçütler getirmeyi de ihmal etmediler, ama sonunda böylesine sıkı ölçütlere kendilerinin uyabilmiş olmasıyla derin bir nefes aldılar. Bir diğer nokta, Avrupa Merkez Bankası’nın (Alman Merkez Bankası’nı örnek alarak) siyasetten tümüyle bağımsız olmasını sağladılar – bu belirleyici nokta ciddi tavizler gerektiriyordu, özellikle de Fransa’nın vermek zorunda kaldığı tavizler.

Umut kaynağı

Almanya’nın süreç üzerindeki bu etkilerine rağmen Alman Markı’nın yerini Avro’nun alacağı günlerde ülkeye tedirginlik hakimdi, O dönemki Şansölyeleri olan sosyal demokrat Schröder’in kuşkuları da (nitekim bir “erken doğum”dan söz ­ediyordu) tedirginliği hafifletmekten uzaktı. Ama geçişin gerçekleştiği 2001 yılının 31 Aralığını 2002’nin 1 Ocağına bağlayan gece, hükümet edenlerin ve vatandaşların da hayretine sebep olacak şekilde olay kendiliğinden bir halk şölenine dönüştü: Adeta sanki Almanlar, Fransızlar, İtalyanlar, Belçikalılar, Hollandalılar ve hatta Lüksemburglular, bu Avrupa’nın kendileri için bir umut kaynağı olduğunu yeniden keşfetmişlerdi; oysa Brüksel, günlük siyasette, ulusal yönetimlerin her hatasının ve zaafının günah keçisi ilan edilip duruyordu , özellikle de homurdanan vatandaşlarca, işgüzar teknokratların iktidar yeri diye karalanıyordu.

Birden adeta herkes, özellikle de Almanlar Avrupa’nın önemli bir görev olduğunu, tam da bu görevi bize bırakanların; totaliter rejimlerin kurbanları olduğunu, İkinci Dünya Savaşı sırasında toplama kamplarındaki, cephelerdeki, bombalarla yıkılmış şehirlerdeki veya zorunlu göç kervanlarındaki milyonlarca kurban olduğunu hatırlamıştı. “Savaş mı? Bir daha asla!” uyarısı kendi başına bir işe yaramıyordu. Sovyet imparatorluğu’nun bağlarından kurtulmuş olan halkların gözünde Avrupa Birliği’ne üyeliğin çekiciliğinin tek nedeni AB’nin ekonomik avantajları değildi. Onlar için tek tipleştirme totalitarizmi karşısında “ulusallık” bir kaçış yeri olduğu için “ulus” kavramı bir ölçüde masumiyetini korumuştu. Batı’nın Savaş sonrası kuşaklarının algıladığı ihtiyacı onlar şimdi kaçınılmaz bir şey olarak algılamıyordu. Batılı ülkelerin Avrupa kurumları oluşturma isteği boşuna değildi; ulusalcılıkların ve totaliter ideolojilerin yıkım getiren (ve yeniden dirilebilecek) öfkesinin karşısında ortak çıkarların koruma duvarını yükseltmek ve ortak iktidarı elde tutmak gerekiyordu. İster Avrupa birleşik devletleri isterse bir devletler birliği şeklinde olsun – ya da mevcut haliyle Avrupa Birliği’nin gerçekleştiği biçimde bu ikisinin örneği olmayan biçimde devrimci bir karışımı olsun – hedef aynıydı. Gerçekten de bugün AB, birlik olma iradesinin üretkenliğini ortaya koyan, yepyeni bir uluslararası hukuki yapıdır.

Bugün bütün işaretler AB üyesi Doğu Avrupa ülkelerinin de ulus konusundaki geleneksel anlayışlarını Avrupalılıklarıyla barıştırma yolunda olduklarını gösteriyor. Altı çoktan oyulmuş bir kavram olan (ve ulus devletin çekirdeğini oluşturan) “ulusal egemenlik”in bugün ancak Avrupa Birliği düzlemine aktarılarak sınırlı bir gerçekliği yeniden kazanacağını onlar da idrak etmiş görünüyorlar.

1949 tarihli Alman Anayasası’nın (Grundgesetz) giriş bölümünde şu satırlar vardır: “Tüm Alman halkının devam eden görevi, serbest iradesiyle, Almanya’nın birliğini ve özgürlüğünü tamamlamaktır.” Grundgesetz’in Alman vatandaşlarına yüklediği bu büyük görev iki Almanya’nın birleşmesiyle yerine getirilmiş oldu. Ama bunu sağlayan şey politikacıların dillerinden düşürmedikleri hamasete dayanan ulusal yaygaralar olmadı. Esas gelişme Willy Brandt’ın stratejisinin öngördüğü gibi, Doğu Avrupa’ya açılma yönündeki ­“küçük adımlar”la geldi, bu adımlar “halk demokrasileri”nin yarattığı polis devletinin sıkı dokusunu çözme etkisi başlarda pek hissedilmedi. Burada Helsinki Sözleşmeleri’ni hatırlamalıyız. “Yumuşama siyaseti”ni hayata geçiren il adım olan kısmi silahsızlanma cesaretini hatırlamalıyız. Tabii bunda “Avrupa Birliği”nin çekiciliği de etkili oldu, zira Schengen Anlaşması’yla sağlanan imkan, yani neredeyse tümüyle kontrolden uzak seyahat özgürlüğü duvarın geri tarafındaki insanların hayallerini süsleyen şeydi.

Avrupa’nın genişletilmesi

Yeniden birleşme sağlanarak “ulusal” görevin yerine getirilmesinden sonra Almanların temel görevi – 1945’ten beri de olageldiği gibi – Avrupa’nın kararlı biçimde genişletilmesiydi artık. Sosyal Demokratların o zamanki şefleri, on yıl hapishanede kalmışlığın yarattığı yalıtılmışlıkla bir şeyi kavramakta zorlanıyordu (aslında kavraması da mümkün değildi): Üçüncü Reich’ın bıraktığı yangın yerinde Alman ulusalcılığı görünür bir gelecek için, belki de ilelebet (daha iyisi de bu) küle dönmüştü. Ulus devletin tarihsel bir ideal olması fikri Avrupa için yaşanan dehşetle çürütülmüş olduğunu, daha doğrusu tedavülden kalkmış olduğunu da kavramakta zorlanıyordu. Bir halkın sosyal varlığını güvence altına alan bir organizasyon olarak işe yarar görünen ulus devlet ideali vahim bir hata olarak tarihteki yerini aldı: en azından Avrupa barışının garantisi olamayacağı, ulusallığın, kronik çekişmelerin kaynağı olduğu anlaşılmıştı. Konrad Adenauer için, onun siyasi kültürünün Bismarck döneminin gerilerine uzanan bir kaynaktan beslendiği ve bu nedenle de çağının ilerisinde olduğu söylenir, ki doğrudur. Bu Ren bölgesi insanının kendini “Prusyalı” hissetmediği aşikardı. Weimar günlerinde Köln belediye başkanlığı sırasında Adenauer’e yöneltilen bir suçlama olan “bölücülük”le amaçlanan, Alman Cumhuriyeti’nden değil, Prusyalılıktan kopmaydı. Almanya’nın bu en batılısının gözü tahmin edileceği gibi hep daha batıya çevriliydi. Onun Avrupa federalizmi düşüncesi büyük, o sıralar Fransa’nın dış politikasını yönlendiren Lothringenli Robert Schuman’ın, Kuzey İtalyalı Alcide de Gasperi ve Belçikalı sosyalist Paul Henri Spaak’ın düşünceleriyle uyuşuyordu. Bir talih eseri olarak aynı döneme denk gelen bu kurucu babaların tarih sahnesine çıkardığı Avrupa’nın biçimlendirme gücü, bu konudaki öngörünün sahibi olan (New York’taki görevinde General de Gaulle’ün ordusuna lojistik desteğin devamını sağlayan) Jean Monnet’nin gerçekçi öngörüsünün çok ötelerine geçti.

Cognac bölgesinin köklü bir ailesinden gelen bu gerçekçi kafa – silahlar susmadan çok önce – parlak zekalı Amerikalı asistanlarıyla birlikte (daha sonra Dışişleri Bakan vekilliği de yapan George Ball de aralarında olmak üzere), Fransız vatandaşlarına tanıdığı hakların aynısını yenilmiş Alman vatandaşlarına da tanıyan bir Avrupa’nın inşasını formüle etmişti: Bir savaşa girişmek isteyenin mutlaka muhtaç olduğu sektörler olarak kömür ve demir endüstrisinin, daha sonra da kimya endüstrisinin Avrupa düzeyinde ortak kontrolüne yönelik cesur planlarının başarısının anahtarı buradaydı.

Almanya’nın Avrupalaşması

Bu teknokratların vizyonlarının, Adenauer’e maledildiği gibi Avrupa’nın Katolik-Karoling dönemine ait karakterinden beslendiğini düşünenler yanılmıştır. Gerçi Avrupa’yı devasa bir proje olarak “ortak savunma birliği” biçiminde düşünen Jean Monnet, Gaulle’cilerle komünistlerin geç ulusalcı ittifikatı karşısında yenilgiye uğramıştı. Ama de Gaulle tekrar iktidara geldiğinde, Roma Anlaşmaları’nın inşa ettiği yapıyı ortadan kaldıramazdı artık, kaldırmak düşüncesi de yoktu zaten. Şansölye Konrad Adenauer’in, Almanya’nın Avrupa Topluluğu’na bağlanmasını sadece siyasal bir nedenle istemediğini, bunu aynı zamanda manevi ve kültürel bir karar olarak da gördüğünü, olağanüstü bir duyarlılıkla kavramıştı de Gaulle. Böylesi bir duyarlılığı doğal saymak doğru olmaz. Thomas Mann bile Birinci Dünya Savaşı yıllarında (“Apolitik Bir Adamın Gözlemleri” kitabında) vahim bir yanlışa imza atarak, maneviyatın tek yuvası dediği o Almanvari “kültür” kavramının, rasyonel “ilerleme” fikrine teslim olan Batılı “uygarlığa” ters düştüğü inancını aşılamıştı. Tiyatronun karşısına müziği çıkarıyordu. Demokrasinin karşısına millete dayanan düzeni. Thomas Mann bu sahte değerleri terk ettikten çok sonraları bile Alman burjuva sınıfı dünya gereklerinden uzak yaşamaya devam ediyordu. Bu konuda akıllara kazınan o güzel cümlenin sahibi de yine Thomas Mann oldu: Yerine getirilecek görev Avrupa’nın Almanlaşması değil Almanya’nın Avrupalaşmasıdır.

Federal Almanya’nın atmış yılının, Duvar’ın çöküşünün yirmi yılının dönümünde kutladığımız şey işte tam da bu görevdir. Bu görevin yerine tamamen getirilmediğini de gayet iyi biliyoruz. Dahası Lizbon Anlaşması’nın onaylanmasıyla da tamamlanmış olmayacak. İçinde bulunduğumuz günlerde karşı karşıya olduğumuz krizin yarattığı baskı ortamında, serbest pazarı ve Avro beldesinin birlik bütünlüğünü sağa sola çekmelere karşı koruyacak bir ekonomik ve mali bir yönetime her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Ve elbette Avrupa Birliği’nin ortak dış ve güvenlik politikasına da; ABD’yle kopmaz ittifak içinde kendi özel fiziki gücüyle birlikte. Dolayısıyla Avrupa Anayasası’nın bizleri uzun süre beklememesi gerekiyor.

Klaus Harpprecht

Almanya’daki en saygın gazetecilerden biri ve çok yönlü bir yazar. 1927 doğumlu Harpprecht uzun yıllar ZDF muhabiri olarak Washington’da bulundu, S. Fischer yayınevinde yöneticilik yaptı, Willy Brandt’ın metin yazarlığını ve danışmanlığını yaptı. 20’den fazla kitabın yazarı ve etkili kitap dizisi “Öteki Kitaplık”ın (Die Andere Bibliothek) editörü. Stuttgartlı Harpprecht Güney Fransa’da yaşıyor.

20.03.2009
Bookmarks
| |