Sunday, 27.05.2012 14:58
 
 

Güncel

World

Muslim Brotherhood to face Egypt's old guard  

Business

Finance Watch keeps an eye on markets  

Culture

Euphoria for Sweden in Eurovision 2012  

Portre

“Benim sorumluluğum var”

Türk asıllı Alman yönetmen Fatih Akın çevreyi korumak için çalışıyorİleri

Goethe-Institut Istanbul’un etkinlikleri

Okuma kulübü: Ekim 2011'den itibaren ayda bir, Almanca okuma kulübü  

Keşif turu: Randevu üzerine, İstanbul Beyoğlu'nda Alman İzleri  

Keşif turu - YENİ!: Başvuru üzerine, İstanbul Beyoğlu’nda Avrupai...  

Bookmarks
| |

Ulrich Tukur

Bir oyuncu olarak gizemli karakterlerin karanlık derinliğini başarıyla yansıtıyor. Bir müzisyen olarak daha neşeli bir tona sahip. Bir hikayeci olaraksa iyi hikayeleri seviyor. Yetenekli Bay Tukur 2011’de Altın Kamera’yla en iyi Alman oyuncu olarak ödüllendirildi.

Janet Schayan

Ulrich Tukur alacakaranlıkta bir başka parlıyor. Uzun bir süre masum bir izlenim bırakan tehlikeli ve aklın çözemediği tipleri çok iyi canlandırıyor. Mimiklerindeki küçücük ayrıntıları değiştirerek o saflığıyla neredeyse insanı ilgisizliğe sürükleyen masum oğlan çocuğu ifadesi beklenmedik bir şekilde şeytani bir kötülüğe bürünüyor. Gene de tiplemelerinin ardında bir bilmece ve başkaldırı yatıyor, en kötü karakterlerde bile insanlıktan bir emare katıyor. Ulrich Tukur bu rolleri sevdiğini, neticede kötülerin, uyumsuzlukların daha ilginç olduklarını söylüyor. Öte yandan ünlü aktör verdiği söyleşilerde son derece dost canlısı, kibar ve genellikle de rahat görünüyor, takım elbisesinin içine bir çizgili tişört uyduruyor, ağzının köşesinden alaycı bir kıvrımı eksik etmiyor ve sadece arada bir değil, grubu “Die Rhythmus Boys” ile düzenli olarak neşeli dans müzikleri yapıyor. Elbette bu iki ayrı uç birbirini dışlamıyor. Hata belki de çirkin ve itici olanı daha da ikna edici şekilde canlandırmanın ön koşulu. Zaten ­Ulrich Tukur “oyunculuğun olanı abartmak olduğuna, ama kimseyi incitmediğine” inanıyor.

Onun ellerinde ise oyunculuk herşeyden önce bir beceri halini alıyor. 1957 doğumlu Tukur, acımasız Doğu Alman Gizli Servisi yarbayı Anton Grubitz olarak Oscarlı film “Başkalarının Hayatı”nda parlamıştı. Gene Oscar’a aday gösterilen “Beyaz Bant” filminde koruyup kollayıcı gibi görünen ama aslında otoriter bir çiftlik sahibini oynadı. Ayrıca 1937/38 yıllarında Çin’de 250.000 insanın hayatını kurtaran bir Nazi parti üyesi olan “John Rabe”ye hayat verdi. Üç uluslararası başarı. Buna karşın 1980lerin başında Stuttgart Oyunculuk Okulu bu yeteneğin kıymetini bilememiş. Onların bir rolün içine girme tekniği Tukur’da işe yaramamış. “Bana sürekli çapaklı oynamamı söylüyorlardı. Birisi bana bunun ne demek olduğunu açıklayabilir mi?”. Gene de “sahnede yeterlilik” sınavını vermiş ve oyunculuğu sinemada ama en çok da sahnede öğrenmiş. Bir de “tiyatro tanrısı” ve kışkırtıcılığı seven Peter Zadek’le giriştikleri çoğu kez yakıcı tartışmalar sayesinde. Ünlü yönetmen genç oyuncuyu 1984’te Berlin Serbest Halk Sahnesi’nde Joshua Sobol’un “Ghetto” adlı eserinde bir Nazi subayı olarak sahneye çıkarmış. Eleştiriler Tukur’u Alman tiyatrosunun yeni keşfi olarak karşılamıştı. Günümüze dek neredeyse aralıksız şekilde ödül ödülleri, roller rolleri izledi. Tukur özellikle de tarihi figürleri canlandırırken parladı. “Zamanın ötesine geçmeyi çok zarif biçimde beceren insanlar vardır Ulrich Tukur gibi.” Tukur çok beğenmiş olmalı ki, bir eleştiriden yapılan bu alıntıyı internet sayfasına koymuş, öne çıkacak şekilde. Geçmiş, ya da Tukur’un deyişiyle “dikey olan”, Limes’in Antik Roma kalıntılarına tırmandığı çocukluk yıllarından ve daha sonrasında birkaç dönem tarih bölümünde okumasından bu yana ilgisini çekiyor. Özellikle de Birinci Dünya Savaşı’nın bitimi ile 1933 arasındaki “çöküşten hemen önce hayatın kutlandığı” dönem. “Yemekhanede Bir Nilüfer” adlı ilk öykü kitabında oyunculuğu “bu dünyadan göçmüş insanların yaşamına bir yolculuk” olarak yeniden tanımlıyor. Ve gizemli mim ustası Tukur, şaşırtıcı bir ustalığa sahip bir anlatıcı. İyi hikayeleri seviyor. Bu sevgi Fransızca “tout cour” ifadesinin bir yuvarlaması olan isminden başlıyor. Zira gerçek soyadı telafuzu pek zor bir sözcük olan Scheurlen. Neredeyse her röportajında anekdota kayan bir havanın hakim olması da bunun bir kanıtı. Ama Tukur’un anlatılarında uzandığı yerler hiç de irkiltici değil. Tukur’un hikayelerinde gerçeklik yeni perspektifle gösterilirken hafif romantik bir hava da kazanıyor. Ne iyi olmuş da bir yayınevi bu çok yönlü adamı bir de yazmaya ikna etmiş.

Görünen o ki Tukur yorulmak bilmiyor: 2011’de Almanya’nın kült polisiye dizisi “Tatort”da canlandırdığı sıradışı dedektif Murot rolüyle Altın Kamera ödülünü aldı. Bu rolün yazımına katkıda bulundu ve karaktere polisiyeyi oda tiyatrosu seviyesine taşıyan bir derinlik kattı. Kısa süre önce de Frankfurt yakınlarında ikinci bölümü çekildi. Tukur’un İngiliz oyuncu Emily Watson’la birlikte başrolde kamera karşısına geçtiği ve prodüksiyonu Avrupa ülkelerince yapılan bir Gulag draması olan yeni filmi “Fırtınanın Ortasında” kısa süre önce sinemalarda gösterimdeydi. Şu sıralarda ise yönetmen Helmut Dietl’le Berlin’de bir televizyon komedisi çekerken bir yandan da “Rhythmus Boys”la birlikte stüdyoya giriyor. Çok kısa bir süre önce de içinde şiirlerinin yer aldığı ikinci kitabını yayımlandı. Hiç yorulmayan bir sanatçı. Fakat Tukur’un da kendi sığınakları, sükunet köşeleri var: Bunlar yaklaşık on yıldır eşi fotoğrafçı Katharina John’la birlikte yaşadığı Venedik ve Apenin Dağları’nda “el değmemiş bir doğada bir yığın taşa” sahip olduğu saklı bir köy.

Tukur’un çok yönlülüğünün çok kere kariyerinde itici bir güç olmuş: Zadek zamanlarından beri bu böyle. Onun karşısına ilk akordeon çalarak çıkmış. Steven Soderbergh’in “Solaris”inde de George Clooney’in yanındaki yardımcı rolü sıradışı bir demo kaydıyla elde etmiş: Kasting metinlerinden birini bir tango formunda şarkılayarak okurken diğerini ise büyük bir ilgiyle kendisini dinleyen köpeğine okuyarak canlandırmış. Tukur rolü kapmış. Hollywood’da pek yetenekli bir köpeğe sahip olması sayesinde, deniyor. Hoş bir hikaye. Fakat birbirine dokunmayan paralel sanat dünyalarında sürdürdüğü yaşamı her zaman başarı kaynağı olmamış, onu en az bir kere başarıdan etmiş: Quentin Tarantino, pek çok ödül alan “Soysuzlar Çetesi” filmindeki çıkarcı SS subayı Landa rolünü kendisine teklif etmiş. Bu tam da Tukur’un dişine göre bir rol: karizmatik bir yitik karakter. Fakat Tukur çekimlerin yapılacağı sırada “Rhythmus Boys” ile turneye çıkacakmış. Tarantino da bunun üzerine rolü Christoph Waltz’a vermiş. Bilindiği gibi o da Oscarı kaptı. Gene de Tukur’a anlatacak güzel bir hikaye daha kalıyor buradan.////

10.05.2011
Bookmarks
| |