Konuşan bir kedi. Boş dolap ve raflardan oluşan bir mutfak sisteminin tepesine kurulmuş oturuyor. Muhtemelen ziyaretçilerle dalgasını geçiyor. Ya da kim bilir, belki de derin düşüncelere dalıyordur. Derdinin ne olduğu muallakta kalıyor. İşlenmemiş ham tahtadan sade mobilyalar, sergi alanının tamamını kaplıyor, geçitler ve nişler oluşturuyor. Mutfak gereçlerinden yoksun, her köşesi derli toplu bu mutfak nesnel ve ölçülü, işlevsel ve gösterişsiz bir etki yaratıyor. Olasılıkları vugulayan bir mekan, burada ne tür yemekler pişirip keyfinin nasıl bir ambiyansla çıkarılabileceğini düşünmek izleyiciye bırakılmış. “Youn British Artists” grubunun kuru kavramsal sanat anlayışının temsilcisi sayılabilecek Britanyalı sanatçı Liam Gillick, 2009 yılında Venedik Bienali’nde Alman Pavyonu’nda sergilenecek bu eseri tasarladı. Eseri hazır mutfakların ilk örneği olan Margarete Schütte-Lihotzky’nin 1926 yılı tasarımı “Frankfurt Mutfağı”na dayandırdı. Gillick bununla Alman Pavyonu’nun temsil ettiği geleneğin dışında bir geleneğe işaret etmeyi hedefliyor. Bauhaus ekolü ve ona yakın yönelimler dikkat çekiyor. Gillick’in “ Bir kedi konuşuyor. Siz ne yapardınız?” başlıklı işi, lagün şehrindeki Bianel’in düzenlendiği alan olan Giardini’deki sergi binasının mimarisinin tarzına karşıt bir tasarım. Akdeniz güneşinin ışıklarına boğulmuş, buraya aidiyeti vurgulayan bu binanın karşısında böyle nereye konacağı bilinmeyen bir tasarım.
Geçtiğimiz yıllarda Alman Pavyonu’nunda sergi düzenleyen sanatçıların çoğu, nasyonel sosyalizm döneminde tadilat gören ve sert yüzüyle otoriter mimarinin en belirgin örneklerinden biri olarak kabul edilen sergi binasına karşı tepkilerini ortaya koyan işler yaptılar. Bu binayı, 20. Yüzyılın otuzlu yıllarında tüm Avrupa’ya hakim olan klasisizmin bir dışavurumu olarak lanse etme rahatlığı hiçbir “komiser” için söz konusu olmadı. “Komiserlik”, federal yönetim tarafından ülkeyi temsil edecek sanatçıları seçmekle görevlendirilen küratörlere verilen geleneksel unvan. Aksine binaya ilişkin genel eğilim, yıkılmasının talep edilmesi yönünde gerçekleşti. Ne var ki yapı anıt eser olarak koruma altında. 2009 yılının sanat komiseri Rotterdam Witte de With Müzesi’nin müdürü olan Nicolaus Schafhausen. Schafhausen daha önce de Frankfurt Sanat Vakfı’nın başında bulunuyordu. Schafhausen’e göre ülkenin Bienalde İngiliz bir sanatçı tarafından temsil edilmesi Federal Almanya’nın özgürlükçü yaklaşımının bir göstergesi. “Ayrıca dışarıdan bir bakış her zaman daha heyecan vericidir. Buna izin vermek, bir ülkenin kültürel bağlamda kendine atfettiği karakteri ve öz güvenini ortaya koyar.” Komiser, enstelasyonu da estetik açıdan sıkıcı olduğu yönündeki eleştirilere karşı savunuyor. “Gillick minimalist çalışıyor. O ziyaretçilere kendi düşünceleri için de alan bırakıyor.” Sanat dünyasındaki akımları ve yönelimleri Frankfurt’taki sanat okulu Städelschule’nin rektörü Daniel Birnbaum, Bienal’in sanat yönetmeni. Birnbaum, Giardini’deki sergi alanından ve her bir ülkenin kendine ait 80 sergisinden bağımsız olarak uluslararası güncel sanat camiasına genel bir bakış sunan devasa Arsenal alanındaki sergiden de sorumlu. Herkesin ortak kanısınca Birnbaum büyük bir başarıya imzasını attı.
Birnbaum’un 1895’ten beri düzenlenen bu dünya çapındaki etkinliğin başına getirilmesiyle birlikte bir anlamda Frankfurt/Main’in geçtiğimiz yıllarda görsel sanatlar şehri olarak tanınması da bir kere daha pekişmiş oldu. Eserlerini Frankfurt’ta sergileyip Berlin’de yaşamak birçok genç sanatçının günümüzde hayata geçirdiği bir ilke halini aldı. Başkentin yaratıcı atmosferi ve uygun atölye kiraları, bugün de daha önce olduğu gibi pek çok sanatçıyı Spree kıyısındaki kente çekiyor. Fakat öte yandan Frankfurt gözle görülür şekilde sıradışı sanatsal konseptlerin hayata geçirilmesi için yarattığı fırsatlarla öne çıkıyor. Bunda Städelschule’nin küçük sergi binası Portikus’un ve güncel sanata yönelik sergi mekanlarının inanılmaz yoğunluğunun etkisi de yadsınamaz.
Almanya’dan aslana yakışır işler
Städelschule’nin rektör vekili Tobias Rehberger, yabancılaştırıcı ve ironik bir şekilde modern tasarıma gönderme yapan, ama aynı zamanda içiyle ve dışıyla renk cümbüşü bir çalışmayı ortaya koyan bir Bienal cafesi tasarladı. Cafenin adı ise “Sevdiğin şey, seni ağlatabilecek olandır”. İçinde oturup bir espresso da içebileceğiniz bu sanat eseri, Rehberger’e en yi sanatçı dalında Bienal’in Altın Aslan ödülünü getirdi. En iyi yeni kuşak sanatçı dalındaysa Gümüş Ayı’yı Berlin’de yaşayan İsveçli sanatçı Nathalie Djurberg aldı. Ödülü; pişmiş topraktan yaptığı devasa objeler, parlak renkleriyle zehirli etkisi uyandıran tuhaf bitkilerle kaplı bir orman ve hamurdan figürlerin erotik saplantılarının cesurca ortaya konduğu bir stop-motion tekniğiyle çekilmiş bir filmden oluşan enstelasyonuyla kazandı.
Alman ya da Almanya’da yaşayan sanatçılar ana sergide güçlü bir grup oluşturuyorlar. Rosa Barba, Simone Berti, Keren Cytter, Att Poomtangon, Tian Tian Wang, Simon Starling, Mona Hatoum ya da Ceal Flowers gibi sanatçılar, bazen belli sürelerle sınırlı da olsa hayatlarını Berlin’de sürdürüyorlar. Aralarında en tanınmış olanlardan biri de fotoğrafçı Wolfgang Tillmans. Kendisine ana sergi binası Giardini’de merkezi bir oda ayrılmış: Tillmans, tıpkı dünyanın her yerindeki küreselleşmenin çocukları olan diğer yaşıtları gibi aynı yaşam tarzını sürdüren fakat bir yandan da bireyselliklerini korumaya çalışan genç bir Alman kuşağını fotoğraflıyor. Düsseldorlu sanatçı Hans Peter Feldmann, izleyicilerine kendi etraflarında dönen pek çok kitsch objeden ve oyuncaktan oluşan büyüleyici bir ışık-gölge enstelasyonu sunuyor. Pop-Art’ın Frankfurtlu eski ustalarından Thomas Bayrle ise, bir zamanlar Arsenal alanının halat deposu olarak kullanılan binasında “Förderband” olarak adlandırdığı ve sonsuz bir döngüden olauşan heykeli ve büyük formattaki duvar çalışmalarıyla Bienal’e katılıyor.
Frankfurt, başka Bienal sanatçılarının özgeçmişinde de kendine yer buluyor: Örneğin Koreli sanatçı Haegue Yang 15 yıl önce Städelschule’de eğitim görmek üzere buraya gelmiş. Şu anda Berlin’de yaşayan sanatçı Bienal’e katılarak büyük çıkış yaptı. Atölyesi Frankfurt’ta bulunan Arjantinli sanatçı Tomas Saraceno ise elastik iplerden oluşan örümcek ağına benzer bir mekan düzenlemesiyle büyük dikkat toplamayı başardı. Bale kumpanyasıyla şu sıralar özellikle Dresden ve Frankfurt’ta sahne alan Amerikalı koreograf William Forsythe ise Bienal’de ziyaretçileri de dahil olmaya davet ettiği bir işle yer alıyor: Forsythe, ziyaretçilerin tutup asılarak kendi bedenlerine ilişkin bir farkındalık yaratabilecekleri, çeşitli yüksekliklerde tavandan sarkıtılmış halkalarla kaplı bir oda tasarlamış. Binealin zorlayıcı bir özelliği olan sergiler arası uzun yürüyüşlerin ardından pek takati kalmamış olan ziyaretçilerin son bir çaba göstermesi gerekiyor.










