Herta Müller’in çocukluğu Avrupa’nın doğusunda bir köyde, Romanya’daki Alman bölgesinde geçti, 1945’ten sonra konuşmaktan çok susmanın hakim olduğu bir yerde. Yazar, bir köylü ailesinden geldiğini ve burada insanların kendileri hakkında fazla konuşmadığını, bunun için kelimelerin de eksik olduğunu belirtir. 50’li yılların sosyalizminde geçen bir çocukluk ve “insanın beynini yiyen bir korku duygusu”. Ama işte tam da gücünü buradan almış olsa gerek – edebiyat bilimi bir gün herhalde araştıracaktır, susma halinin nasıl böyle muhteşem bir dil yarattığını. Bu muhteşem kadın yazarın kendisi de şunu söylüyor: “Kulaklarımızdan ziyade gözlerimizle izliyorduk. Hoş bir atalet duygusu veriyordu bu bize, nesnelerin çekip sündürülmüş ağırlığını taşıyorduk kafamızda. Böylesi bir ağırlığı kelimelerde bulamazsınız, çünkü kelimeler yerlerinde durmazlar”.
Ama onun kelimeleri Stockholm’a gelip durdu. Nobel Ödülü’nün veriliş gerekçesinde, “yurtsuzluğun coğrafyası”nı şiirsel bir dille anlatışına vurgu yapıldı. Bir yurtsuz kişi olarak Herta Müler bu konuda çocukluğundan beri deneyimli – hiç değilse çiçekler onu kabul etsin, bağrına bassın diye çiçeklerle konuştuğunu belirtiyor. Daha sonraları Çavuşesku’nun muhbirleri ve şurekası onun maddi yaşam koşullarını elinden almıştı, çevirmen olarak çalıştığı traktör fabrikasında vatan haini ilan edilmişti. 1987’de Almanya’ya göç ettikten sonra da toplumun dışında bir yaşam sürmeye devam etti. Diktatörlüğün onun yaşamına dayattığı yükü bir kenara bırakamamıştı, bu haliyle yeni ülkesi Almanya’da da toplumun merkezinden uzağa düşmüştü. Devlet terörünün hafife alınmasına bugün de tahammülü yok, bu durumda bilinen çaresizlik, hüzün ve öfke duygularına kapılıyor.
Herta Müller’in büyük titizlikle ve keyif alarak işlediği ikinci önemli bir konusu var: susmakla dil arasındaki gel-git oyunu. “Susmak, konuşmaya verilen bir ara değildir, başlı başına bir şeydir” diyecek kadar bildiği bir şey bu. Annesinin, okumanın ve yazmanın insanın sinirlerini mahvettiğini düşündüğünü ve kendisinin kitaplarını bugün bile okumadığını belirtiyor söyleşilerde ve ekliyor: “Susmak da en azından anlatmak kadar kendi içinde bir güç. Hayatın dayanağını anlatmakta mı susmakta mı bulduğuna herkesin kendisinin belirleyebilmesi gerek.” Konuşmak zorunda olmak ve susabilmek konusundaki şaşırtıcı görüşlere varmasını sağlayan şeylerden biri, güvenlik örgütü “Securitate”yle istemeden yaşadığı karşılaşmalar olmuştu; “yaşamımın pamuk ipliğine bağlı anlarında, kelimelerle dile getirilebilecek olandan daha fazlasını giderek daha fazla öğrenmiştim” diyor bu deneyimi aktarırken. Herta Müller edebiyat konusundaki düşüncesini açıklarken de “Yazmak” diyor, “bana hep açık etmekle gizli tutmak arasındaki ince bir patikada yürümek gibi gelir.” Bu da onun sanatsal ve kurgusal şifreleme tekniğindeki başarısını açıklıyor.
Ama Nobel Ödüllü bu yazarı insanın bizzat okuması gerek. Hiç değilse bir kitabını (sonra zaten iki, üç, beş ve daha fazla olacaktır). Başlangıç olarak Müller’in, 2003 yılında yayınlanan “Der König verneigt sich und tötet” (Kral Öne Eğilir ve Öldürür) başlıklı muhteşem denemeler kitabı alınabilir. Buradaki denemeler, onun eserlerine ulaşmada akıcı, yüksek düzeyli ve güvenilir bir güzergah sunuyor; sanat dolu bir kapalılık içinde anlatılan hikaye ve romanlarının kapısını açacak bir anahtar adeta. Bu kitabı okurken de onun dille ve yazmayla kurduğu ilişi hakkında daha fazlasını öğrenme isteği doğuyor: Bu zaman üstü bir dil yaratan farklı Almanca’nın kaynağı ne, her türlü pop’u ve postmodern ironiyi böylesine rahat biçimde bir kenara bırakan bu güzel ciddi Almanca kaynağını nereden alıyor?
Yazarlığa başlayışı köy hikayeleriyle olmuştu. 1982’de Bükreş’te yayınlanan hikayeler kitabının ismi “Niederungen”du (Aşağılar); Köyü Nitzky’nin umarsız, yitik, gerçek dışı görünen geriliğinin yansıtıldığı bu hikayeler bir çocuğun perspektifinden anlatılıyordu. Herta Müller her kelimeyi yerli yerine oturtuyor; “Das Schwäbische Bad” (Şuab Banyosu) adlı öyküde, ailenin bireylerinin birbiri ardına aynı banyo suyuna girmesi anlatılıyor, su kirlenip soğuyana kadar. Yazarın ulaştığı parlak aşamadan, Nobel Ödülü’nden geriye bakıldığında, bu başlangıç öyküleri, geçmişin karanlığı içindeki kalbe uzanan ekzotik bir seyahat. Ama 1982’de bu anlatımlar memleketi Banat’takileri kızdırmıştı. Bu küçük dünyada o zamanlar böyle bir kitap yazmak, eğilmez bir iradenin yansımasıydı, Herta Müller’in ödünsüzlüğünü ve dirençli duruşunu yansıtıyordu, bugün de söylemek istediğini söylemekten korkmayan bu narin görünümlü ufak tefek kadının.
“Die Ameise trägt eine tote Fliege” (Karınca Ölü Bir Sineği Taşıyor). Yaşamın küçücük bir kesitini yakın çekimle anlatan bu hikayede de devlet terörünün tehdidini ve perspektif kaydırmasını sezmek mümkün. Sonra Herta Müller’in polis devletinde yaşamın kötürümleştirilmesini anlattığı üç romanı gelir: “Der Fuchs war damals schon der Jäger” (Tilki Daha O zaman Avcıydı) (1992), “Herztier” (Kalpteki Hayvan) (1994) ve “Heute wäre ich mir lieber nicht begegnet” (Bugün Olsa Kendimle Karşılaşmazdım) (1997). Günlük yaşam, gerilimin ve korkunun esiridir, insanı bildik şeylere yabancılaştırır ve dostlukların altını oyar.
Okuma listesine “Atemschaukel” (Nefes Salıncağı) başlıklı son kitabını da eklemek gerek (2009). Bu kitapta yumuşamış bir anlatım tonunun izi var; bunun nedeni muhtemelen kitabın, hayata veda etmiş yazar dostu Oskar Pastior’a adanmış olması. Bu kez Herta Müller terörü, kendisinin bizzat yaşamadığı bir yerden aktararak anlatıyor, ama orayı annesi ve Siebenbürgen doğumlu şair Pastior yaşamış. 1945’te 80.000 Romanyalı Alman hayvan vagonlarında Sovyet çalışma kamplarına götürülür, burada beş yıl boyunca yük hayvanı muamelesi görürler, Romanya’nın Nasyonal Sosyalistlerle işbirliğinin cezasıdır çektikleri. Pastior’un anlatımlarına koşut olarak Herta Müller tarifi zor olayları yazmaktadır burada: Açlık ve soğuk, ağır çalışma ve aşağılama altında insanlıktan çıkarılmanın öyküsünü. Kitapta adı Leo olan genç Oskar’in dayanmasını sağlayan tek şey, içe seslenen bir dildir: “Biliyorum, tekrar geleceksin.” Yaşamda ayakta kalmayı sağlayan bu cümleyi büyükannesinden almıştır, kendisi de parıltılı bazı kelimeler icat etmiştir: “Kalp küreği” ve “nefes salınağı” veya “açlık meleği” gibi. Herta Müller’in bu Gulag kitabında dilin böylesi şiirsel imgelerini sunması herkesin beğenisini kazanmayabiliyor; ama onun eski yayıncısı bu yöndeki itirazlara karşı çıkıyor: Müller’in sanatını beğenmeyenler, bir bulaşıcı hastalığın zehirleyici gerçeğini gösteren mikroskopun gereksizliğini de savunmalılar.
Herta Müller dili seviyor, dilin en isabetli halini seviyor. Saygıyla yaklaştığını da her kelimesinde, her cümlesinde görmek mümkün. Ama şunu da ekliyor: “Her şeyi dile getirecek kelimeler olduğu doğru değil. İnsanın sürekli kelimelerle düşündüğü de doğru değil. İçimizde yaşadıklarımız her zaman dille örtüşmüyor, kelimelerin tutunamayacağı yerlere sürükleniyoruz.” Belki de bu nedenle yazar olmuştur Herta Müller.











