Sunday, 27.05.2012 14:53
 
 

Güncel

World

Muslim Brotherhood to face Egypt's old guard  

Business

Finance Watch keeps an eye on markets  

Culture

Euphoria for Sweden in Eurovision 2012  

Portre

“Benim sorumluluğum var”

Türk asıllı Alman yönetmen Fatih Akın çevreyi korumak için çalışıyorİleri

Goethe-Institut Istanbul’un etkinlikleri

Okuma kulübü: Ekim 2011'den itibaren ayda bir, Almanca okuma kulübü  

Keşif turu: Randevu üzerine, İstanbul Beyoğlu'nda Alman İzleri  

Keşif turu - YENİ!: Başvuru üzerine, İstanbul Beyoğlu’nda Avrupai...  

Bookmarks
| |

Çelişkilerin sanatçısı

Gerhard Richter

Çelişkilerin sanatçısı: Özgürlüğüne düşkün ama düzene muhtaç. Hem çenkingen bir insan, hem de büyük bir sanatçı – Gerhard Richter 2012 yılında 80. yaşını dolduruyor.

Hanno Rauterberg

REKORLARIN SONU BİR TÜRLÜ GELMEYECEK gibi görünüyor. Önce “İki Çift Aşık” için neredeyse 10 milyon Avro biçildi. Sonrasındaysa “Mum” için 12 milyon. 2011 Sonbaharında ise “Soyut Resim – 894-3”a yaklaşık 15 milyon verildi. Gerhard Richter’e göre bunlar kıyamet alametleri. Almanya’nın tartışmasız en önemli yaşayan sanatçısı olan Richter, Şubat ayında 80. yaşını kutluyor. Sanatı için ödenen akıl almaz meblağları ise “deli saçması” olarak niteliyor. Böylesine büyük bir başarıya ulaşmış olsa ve koleksiyonerler, müzeler ve sanat eleştirmenleri tarafından övgü yağmuruna tutulsa da Gerhard Richter ilerleyen yaşında bile kendine karşı dürüst. O hiçbir zaman aklına eseni tuvale döken fevri sanatçılardan olmadı. Richter ihtiyatlı ve sakin olmayı seviyor. Yaratılan tüm hayhuya cevabı ise yalnızca tevazu.

Bir zamanlar onu Köln’deki duvarları beyaz sıvalı, sokağa penceresi olmayan evinde ziyaret etmiştim. Tam da onun tercih ettiği gibi: dünyadan elini eteğini çekmiş. O hem büyük bir ressam, hem de çekingen bir insan. Bu ince yapılı beyefendi yavaş adımlarla kapıya gelmiş, hafifçe gülümsemiş ve beni içeri buyur etmişti. Atölyesi hala boya kokuyordu fakat ortalıkta ne bir fırça ne de bir boya tüpü görünüyordu. Zemin dümdüz bir griydi ve en ufak bir boya lekesi dahi bu düzeni bozmuyordu. Herşey derlenmiş, toparlanmış, herşey kontrol altında. Bu da Richter’in karakterinin bir parçası. Onun sanatı asla tantanalı değil, gereksiz jestlere yer vermiyor ve bakan gözleri yakıcı alevlerle kavurmuyor. İnsan daha ziyade onun eserlerine camları buğulanmış gözlüklerle bakıyor. Dünya hafif bir sisin ardında kalıyor. Richter kendisi söz konusu olduğunda dahi dolaysız yaklaşımı reddediyor. Her tür yüzeysellikten sakınarak gerçekliğe açılan bir gözetleme deliği olarak kamerayı erkenden keşfetmiş. Fotoğraf çekiyor ve bu fotoğraflardan kimini büyük yağlı boya tablolara dönüştürüyor: Manzaralar, çiçekler, mumlar ya da aile kareleri. Bunlar genellikle onu ortaya çıkaran duygulanımın sezilebildiği bir içsel zenginliğin resimleri. Fakat aşırı duygusallığa izin vermiyorlar. Richter onları yanlış yorumlara karşı koruyan bir cilaymışçasına bir bulanıklıkla örtüyor. Resimlerini belirsizliğe taşıyor. Duyguları hem gösteriyor hem de göstermiyor.

Bu duygu karşıtlığı onu yoruyor; oysa soyut eserleri elinden çok daha kolay çıkıyor. Bu eserler de onun haleti ruhiyesini anlatıyor, ama burada kendini bayağı bir şekilde teşhir etmekten sakınmak daha kolay. Zira duyguları burada düzensiz renk damarlarında, noktalarda ve öbeklerde saklı. Kimileri, sert çizgilerle dolu nota kağıtlarını andırıyor. Richter soyutlarını tıpkı farklı atmosferler yaratan, masallar anlatan müzikler gibi, kendilerini anlatacak nesnel motifler bulunmayan şeyleri dile getirmek için bir olanak olarak değerlendiriyor. Onun bir bukalemun olduğunu söyleyenler çok oldu. Kimi zaman fotorealizmi uygulayan, kimi zaman yeniden renk yollarına düşen bir yöntem cambazı. Fakat Richter ne bir biçimci, ne de sürekli yöntem değiştirmekten zevk alan biri. Bir çilekeş sabrıyla doğru anlatım aracını arıyor. Spontan, taşkın olana karşı kuşkucu. Ona göre sanat gerçeklikten haber veren ciddi bir iş. Kendiyle bir savaş halinde ve büyük bir titizlikle bu yolu takip ediyor.

Dresden doğumlu sanatçı erken yaşlarda, henüz on altısında amatör bir tiyatro grubuyla yakın çevreyi dolaşırken, dekor çizerken, ara sıra da küçük suluboya çizimleri yaparken kaçınılmaz olanın ilk belirtilerini hissetmişti. Daha sonra ise bir daha asla vazgeçmek istemeyeceği bir arzuyu duymaya başladı. Önce bir dokuma atölyesinde afiş boyamaya, sonrasındaysa Dresden’deki güzel sanatlar akademisine gitmeye başladı. Burada doğru çizimin yanısıra “doğru düşünme” konusunda da sıkı bir eğitimden geçti. Zira Doğu Almanya’da iktidar sahipleri için sanat herşeyden önce propaganda demekti. Sosyalist gerçekçilik doktrini hüküm sürüyordu ve Richter de bunu izledi. Fakat 1959 yılında Demokratik Batı Almanya’nın Kassel kentinde düzenlenen modern sanat sergisi documenta’ya gidip Pollock, Fontana ve sanatın özgürlüğüyle karşı karşıya geldiğinde doktrini sorgulamaya başladı. Özgürlük onu ele geçirdi ve Richter 1961’de Düsseldorf’a göç ederek yeni bir hayata adım attı. Başlarda kendisinin olmayan bir hayattı bu. Bir yıl boyunca kaçırılmış tüm deneyimlerin telafisinin kararlılığıyla kendini fırça darbelerine, püskürtmelere ve sıçratmalara kaptırdı. Bu dönem infaz gecesiyle son buldu. Sanat akademisinin bahçesinde, engizisyonca yanarak ölüme mahkum edilmiş bedenler misali resimlerini üst üste yığdı ve hepsini tutuşturdu. O andan itibaren hiçlikten gelen bir sanatçıydı. Kendini, onu engelleyebilecek her şeyden özgürleştirmişti ve böylece modern bir kavram olan bağımsız sanatçı mitosu da layıkıyla hayata geçirilmiş oldu. En azından Richter o zamanlar böyle olmasını ummuştu. Politik sanat kıskacından ilelebet kurtulmak istiyordu.

Gerçi ilk sergisinin başlığı “Kapitalist Gerçekçilik İçin Gösteri” oldu. Böylece bu başlıkla kendi geçmişini geride bırakmanın onun için pek de kolay olmadığı ortaya çıktı. Bu eylemi bir tür sanat karnavalıydı, estetiğin karanlık ruhlarını kovmayı ve Batı’daki sanat dünyasını sarsmayı amaçlıyordu. Ama bu tür sanat eylemlerinin adamı olmadığını anlaması fazla gecikmedi, ne ruh çağıran bir şaman olabilirdi ne de gösteriş meraklısı bir keyif adamı. Bugün bile kendini kült bir obje haline getiren sanatçılardan nefret ediyor. Ama belki de onların kendilerine duydukları hayranlığa imreniyordur. Zira o başkalarının kendisinden çok daha yetenekli oldukları kaygısıyla hep kendine eziyet etmeye mahkumdu. Bugün bile kendi yeteneğiyle bir çekişme içinde. Onu en çok rahatsız edense, kendilerini sanat tanrısı ilan eden meslektaşlarının eserlerini de tanrı kelamının araçları haline getirmeleri. Richter her nerede ideolojilerin, kitleleri kendinden geçirmenin kokusunu alırsa oradan uzaklaşır. Doğu Almanya döneminde öğrendikleri onun peşini bırakmıyor ve o bunlardan kurtulmaya çalışmıyor. Onun temkinliliğinin asıl nedeni, vahiy indirmekten kaçınması. Richter resimlerinde gerçekliği dikte etmek istemiyor. Resimleri her zaman ona ait olan bir parçalanmışlığın izini sürüyor.

Ama parçalanmışlığı da yüceltmiyor, tersine bunun ıstırabını çekiyor: sanatın yaşadığı krizin derinliğinden ve bayağı olanın galibiyetinden şikayetçi. Özgürlüğü en değerli şeyi de olsa, gelişigüzellikten, tüm normların yitiminden nefret ediyor. Sanatın yüksek bir misyonu var. Bu konuda Richter son derece burjuva. Müzeyi, aydınlanmanın yüce merkezlerinden biri olarak gören eski ideallerin tesirinde. Richter hem otonomi, hem aidiyet istiyor. Hem özgür hem de bağımlı olmak. Bu ruh halini kendi kuşağında en derinden yaşayan sanatçı.

Günümüzde sanat akademilerinde çizim derslerinin verilmemesi ve herkesin kendini sanatçı addedebilmesinden rahatsız. Kendisi belli kurallara katiyetle uyarak çalışıyor ve bir sanatçı olarak neyin moderniteye dahil olduğunu gayet iyi biliyor. Tam da bu kuralları daima sorgulayıp yeniden açımlamaya çalışırken tüm sınırları, bütün bir sanat tarihini hiçe sayan sanatçılar onu kızdırıyor. Modernitenin yasakalarına adırmayıp, hareketli bir manzarayı ya da canlı bir demet sarı laleyi resmettiğinde bunlar onun için hep sınırlara yapılan yolculuklar oluyor. Bu tür denemeleri göze alabilmesini sağlayan şey, kontrol altındaki bir sistematiğin ona verdiği güven duygusu. Onun özgürlüğü düzene muhtaç. Yalnızca buradan yola çıkarak sanatta mekruh sayılan güzelliğin peşine düşebilir. Vermeer ya da Velázquez gibi resim yapmak, onun için kamçılayıcı bir özlem, ama kendini buna kaptırmaktan da uzak duruyor. Bu tür resimleri gereksiz kılan ve her şeyi daha kesin bir biçimde gösterebilen fotoğraf varken, anlamsız bir çaba olurdu.

Buna karşın kimi zaman resim sanatı her fotoğraftan daha fazlasını yakalayabiliyor. Richter’in, Stammheim hapishanesinde ölen RAF teröristleri üzerine yaptığı seride fotoğraflar temel alınmıştı, fakat bu kareler vurucu gücünü ancak resme dönüştükten sonra kazanmıştı. Solcular Richter’i, “kahraman militanlarını” kendine mal etmeye çalışmakla itham etmiş, sağcılar ise onların idolleştirilmesinden korkmuştu. Resimler ideolojik anlamda tüm şimşekleri üzerine çeken bir paratoner haline gelmiş, kimi gerilimler onlara boşalmış, bu da Richter’in hoşuna gitmişti. Fakat o kendini politik bir ressam olarak görmüyor. Richter, terörizm ya da gen teknolojisi konulu bir resim ısmarlayabileceğiniz ressamlardan değil. documenta 2012’de kopacak teori fırtınasının gök gürlemeleri uzaktan uzağa duyulmaya başlamışken, Richter atölyesine, buz grisi camdan sekiz panel asmayı yeğliyor. Onun için, sessizliğin sanatında ustalaşmaya çalışıyor demek yanlış olmaz.

Muhafazakar olarak görülmekten rahatsız olmuyor; aileye önem veriyor, ve tabii ki ahlaki değerlere de. Ayrıca kendini katoliklerin yakın dostu olarak niteleyebiliyor. Hatta Köln Katedrali için rengarenk bir vitray da tasarladı. Yine de müminler korosuna katılmaktan kaçınıyor, yaşamı ona her türlü tapınmaya karşı bir bağışıklık kazandırdı. Öte yandan ruhani kurtuluş umudunun ona yön vermesine izin veriyor. Bir istavroz bile tasarlayan Richter’in gene aklını yitirdiğine hükmedenler çok olsa da bundan vazgeçmeyi düşünmüyor. Bu onun, sanatın avutucu ve yüceltici olabileceğine inancının bir simgesi. Sanatın günün birinde tüm parçalanmışlığın üstesinden gelebileceğine duyduğu inancın. İşte bu, Gerhard Richter için müzayedelerde resimlerine biçilen milyonların tamamından daha değerli.///

Hanno Rauterberg haftalık “Die Zeit” gazetesinin kültür sanat sayfası yazarlarından ve aynı zamanda “Şimdi Bu Sanat mı?!” adlı çok satan kitabın yazarı.

17.11.2011
Bookmarks
| |