Semayı keman sedası doldurmuş.” Hayat güzel ve yolunda olduğunda Almanca’da bu atasözü kullanılır. Berlin semalarını keman sedaları doldurmuyor. Hava genellikle berrak ve uğultulu bir rüzgar esiyor. Gendarmenmarkt meydanının semalarını inşaat gürültüsü doldurmuş. Ama kulağa bir yerlerden de müzik sesi geliyor. Berlin Gendarmenmarkt’ın çevresinde oluşmaya başlayan bu lüks semtin tam orta yerinde, meşhur konser salonunun hemen arkasında Berlin Hanns Eisler Müzik Akademisi yer alıyor. Giriş kapısını süsleyen Hanns Eisler’in kırmızı neon ışıklardan yapılma imzası, binanın önündeki bisiklet park alanı, ellerindeki plastik bardaklardan otomat kahvesi içen genç kızlar ve erkekler, sürekli bir çalgı ve insan sesleri korosu... “Eisler” lüks mağazaların ve turistlerin doldurduğu bu semtte, Charlotten Caddesi’ndeki restoranların ve barların beyaz bezeli taraçalarına tezat bir kontrpuan oluşturuyor.
Her yıl aralarında ünlü çellist Sol Gabetta gibi yıldızların da yer aldığı 150 mezun buradan profesyonel müzik yaşamına katılıyor. Öğrencilerin yarısı yurt dışından geliyor. Tıpkı İspanya’dan gelen şan öğrencisi mezzo soprano Anna Alàs i Jové ve Bulgaristan’dan gelen kompozisyon ve şeflik öğrencisi Adrian Pavlov gibi. Her ikisi de profesyonel yaşama adım atmanın arefesinde. Bu önemli aşamada “Eisler” hocalarının kentin konser salonları, operaları ve tiyatrolarıyla ilişkilerinden de yoğun şekilde faydalanıyorlar. Bu hocalar arasında Gidon Kremer ya da Thomas Quasthoff gibi son derece ünlü isimler yer alıyor. Nikolaus Harnoncourt, Daniel Barenboim ya da Zubin Mehta gibi efsaneler de burada orkestra atölyeleri ve “ustalık sınıfları” düzenlemişler.
Anna Alàs i Jové eski müzik icracılığı alanında uzmanlaşırken bir yandan da Berlin Devlet Operası’nın düzenlediği bir atölye çerçevesinde çocuklar için bir operada sahne alıyor. Berlin’e Wolfram Rieger ve Anneliese Fried’in öğrencisi olmak için gelmiş. Okula adını veren Hanns Eisler’i ise buraya varana kadar yalnızca bir besteci ve Schönberg’in öğrencisi olarak biliyormuş. Günümüzde unutulmaya yüz tutan besteciye yeniden dikkatleri çeken de Gendarmenmarkt’taki bu okulun ünü. Nazilerden kaçmak zorunda kalan ve Doğu Almanya rejiminde dar görüşlülerin öfkesini üzerine çeken bu Eisler de kimin nesiydi? Okul bestecinin adını 1964’ten beri taşıyor. Fakat Eisler bu onura hayattayken nail olamadı. Berlin’in yeni müzik camiasıyla sıkı bağlar kuran Adrian Pavlov, Berlin’e gelmeden çok önce Eisler’in eserlerini incelemiş; Pavlov, sonbaharda 60. kuruluş yıldönümünü kutlayacak üniversitenin varlığıyla bu sanatçıya vurgu yapılmasını takdir ediyor.
Üniversite 1993’ten beri her yıl kompozisyon ve şeflik dallarında öğrencileri arasında Eisler Ödülü dağıtıyor. Adrian Pavlov 2010 yılında bu ödüle ikinci kez layık görülmüş. Sonbahar’da Boris Blacher’in bir kısa operasını yönetecek. Bu tamamen “Eisler” ve Berlin Güzel Sanatlar Üniversitesi öğrencileri tarafından ortaklaşa gerçekleştirilen on birinci k.o. (kısa opera) projesi. Orkestra şefliği bölümünün başkanı Profesör Claus Unzen Berlin’in tiyatro dünyasından isimlerle birlikte projeye danışmanlık ediyor. “Öğrenciler üniversite bünyesinde sadece çocuklarını dinlemeye bayılan aileler karşısında sahne alırlarsa bunun ne faydası olur ki?”, diyor ve ekliyor: “Dinleyicilerin ve meslektaşlarının eleştirilerini sindirebilmeyi zamanında öğrenmeleri gerek.”
Büyük müzisyenler genellikle alçakgönüllü, hatta biraz güvensiz olurlar. Anna ve Adrian da hocalarına karşı minnetle dolulular. Öte yandan bir dönem “Eisler” neredeyse ortadan kaldırılıyordu. Berlinliler iki şehrin 1990’da doğu ve batısını birleştirmeye karar verdiklerinde Doğu’da kalan bu üniversite lağvedilecekler listesinde yer alıyordu. Zira Batı’da bugün Güzel Sanatlar Üniversitesi olan akademi vardı. O günlerde Berlin’in Avrupa’nın yaratıcılık merkezine dönüşeceğinin ipuçları henüz ortada yoktu. Fakat dönemin rektörü Annerose Schmidt “Eisler”i başarıyla savunmasını bilmişti.
Charlotten Caddesi’ndeki inşaat gürültüsü okulun bugünkü rektörü Jörg-Peter Weigle’nin ofis penceresinden içeri doluyor. Rüzgar dikey perdenin kıvrımlarıyla oynuyor. Rektör “Eisler”i Almanya’daki diğer 23 müzik akademisinden ayıran şeyin ne olduğu sorusuna pencereden dışarıyı göstererek yanıt veriyor. Üç opera, beş orkestra, serbest sahneler, tiyatronun başkenti Berlin. Uluslararası sanat yaşamının tam içinden gelen olağanüstü hocalar, Berlin Filarmoni’yle ve konser salonuyla olan bağlarımız...” Bu liste uzayıp gidebilir. Kayda değer bir diğer nokta ise Berlin Filarmoni’nin şefi Sir Simon Rattle’ın okulun senfoni orkestrasını defalarca yönetmiş olması. Rattle’ın oğlu Alexander da buranın öğrencisi ve şu sıralar “Eisler”de klarnet lisansını tamamlıyor. Okulun bir senfoni orkestrasının yanısıra bir oda orkestrası, bir eğitim orkestrası, bir korosu, Ensemble Eisler Brass adlı bir senfonik üflemeliler orkestrası ve yeni müzik için ECHO adlı müzik topluluğu var. Öğrenciler her yıl 400 etkinliğe imza atıyorlar.
Profesör Weigle’in kendisi de “Eisler” mezunu. “Bizim zamanımızda olduğu gibi ustanın yaptığı herşeyin taklit edildiği ders anlayışı çok geride kaldı. Bugün kendi kişiliğini ve yorum anlayışını bulmak önemli.” Zirveye giden yolda yüksek semalardan kendine düşen parçayı kapabilmek için hep daha yaratıcı olmak gerekiyor. “Kendimi daha çok geliştirmek, işimden hep zevk almak istiyorum”, diyor Anna Alàs i Jové. “Ama daha fazlasını planlamamız mümkün değil.” “Eisler”deki gelecek yılı bir burs sayesinde güvence altında. “Bir yandan da piyanist olarak çalışıyorum”, diyor Adrian Pavlov. “Ben müzik için yaşıyorum ve başka bir şey yapmayı tahayyül etmem artık mümkün değil”.////












