Sayın Speer, siz 1980’lerin ortalarında sürdürülebilir kentsel gelişim konusuna ilk dikkat çekenlerden birisiniz. Bu düşünceye nasıl vardınız? Bir de, kentsel planlamada ve gelişimde sürdürülebilirlik ne anlama geliyor?
Biz o sıralar kentlerin geleceği üzerine düşünüyorduk ve bu bağlamda geçmişe de dönüp bakmıştık. Bir fark dikkatimizi çekti. Bugün bizim elimizde tüm dünyada her türlü materyal var. Oysa eskiden insanlar sadece ellerinde hazır bulunan malzemeyle inşaat yapabiliyorlardı. Mesela Almanya’da bağdadi örgülü yarı kerpiç binaların yapılmasının nedeni, bu binalar güzel göründükleri için değildi; malzeme olarak elde ahşap ve toprak olmasıydı. Bu gözlemimizi kentsel gelişime aktardık ve sürdürülebilirlik konusunu gündeme getirdik. Sürdürülebilirlik, kaynakları tasarruflu kullanmak anlamına geliyor.
Kentlerin ve kentsel gelişimin 21. Yüzyılda önemini nasıl ifade edersiniz?
Kentler, iklimsel değişimden önemli ölçüde sorumlu. Nitekim dünya üzerinde havaya salınan gazlarının yüzde 80’inin kaynağı kentler. Bu nedenle de kent planlaması küresel ölçekteki gelişmelerin merkezine oturuyor.
Ne yapılmalı?
Avrupa kentlerindeki mevcut bina stoku iklim dostu değil ve günümüzde geçerli olan enerji verimliliği ölçütlerine uymuyor. Almanya’daki bugün var olan yapıların yüzde 90’ı 1980/1985 öncesi ortaya çıkmış yapılar. O zamanlar böyle bir konu gündemde değildi. Alman Hükümeti’nin şimdilerde, gayrimenkullerin modernizasyona yönelik yürüttüğü bir program var. Ama çalışmaların hızının çok daha artması gerek.
Peki trafik sorunu?
Avrupa’da sağlamaya çalıştığımız bir şey, tüm işlevlerin bağlantılı hale getirilmesi, böylece günlük eylemlerin çok büyük ölçüde yürüyüş mesafesinde halledilebilmesi. Buna güzel bir örnek, evvelki yıl bir master plan hazırladığımız yer olan Köln kent merkezidir. Burada konut, çalışma, boş zaman mekanları birbiriyle hala epeyce iç içe. Tabii bu sayede de çok daha az trafik ortaya çıkıyor.
Avrupa’daki kentlerin aksine Asya’da büyük bir hızla mega kentler ortaya çıkıyor. Sürdürülebilirlik çalışmaları oralara nasıl yansır?
Sürdürülebilir kentsel gelişim kavramı son 25 yılda dünyada genel bir kabul gördü. Sözgelimi son on yılda Çin’de de bu konuya yaklaşımda köklü bir değişiklik yaşandı. Tabii Çin’de bütün kentlerin kısa zamanda böyle bir dönüşüme sahne olacağı anlamına gelmiyor bu. Böyle bir şeyi bu devasa ülkeden bekleyemezsiniz. Ama bu yönde yasalar çıkarılmış ve birçok kentte çalışmalara başlanmış durumda. Sözgelimi biz, Çin’in kuzeyindeki Çangçun bölgesinde birçok kentle ilgili kentsel genişletme projeleri hazırlıyoruz. Oradaki yetkililer bu çalışmalarda sürdürülebilirlik ilkelerini hayata geçirmek için büyük bir gayret içindeler.
Geçtiğimiz günlerde kamuoyunun gündemini sürdürülebilirlikten ziyade Burj Dubai’nin açılışı meşgul etti. Dubai tarzı kentsel planlama konusundaki düşünceniz nedir?
Buradaki tanık olduğumuz gelişmenin iki yüzü var. Bir yanıyla Dubai son yıllarda marka olarak kendine dünya haritasından bir yer bulma başarısını göstererek, ilgi çekici bir turizm merkezi olduğunu yönündeki imajını kabul ettirdi. Bunu da kısmen muhteşem mimari örnekleriyle sağladı. Büyük oteller, kıyıdaki yelken biçimindeki yapı, bunlar çok güzel. Burj Dubai de geleceğe dönük olarak verilmiş bir sinyal. Benim bu girişimin başarı kazanacağından kuşkum yok. Sorun başka yerde. Birincisi 300-350 metre yüksekliği aşan binaları ekonomik biçimde inşa etmenin yolu yok ve bunların işletme ve bakım masrafları ekonomik değil. İkincisi de Dubai kentsel yapılaşmayı abarttı. Ben olsam bunun yarısını inşa ederdim.
Sürdürülebilirlik açısından düşündüğünüzde sizin yaklaşımınıza en yakın düşen kent hangisi?
Avrupa’da Barselona. Bu kent sürdürülebilirlik düşüncesine çok yakın düşüyor. Nüfusu yoğun ve karma bir kent. Limanın kullanım şekli büyük ölçüde değiştirilmiş durumda ve yapılan değişikliklerle deniz kıyısı yeniden kentin bir parçası haline geldi. Barselona’nın eski yapı stokuna yaklaşımı da taktire şayan. Dünyanın başka yerlerine bakacak olursam Singapur’u örnek verebilirim. Bu kentin sorunu başlangıçtan itibaren mekan darlığı olmuştur, ama bu sorunla çok iyi baş etmiştir. Nüfusun yoğun olduğu bir kent ortaya çıkmıştır. Ama bu yoğunluk içinde yüksek bir mimari kalite düzeyi yakalanmıştır. Örneğin gökdelen konut binalarıyla. Buna rağmen Singapur’un yeşil bir kent olduğu duygusunu yaşarsınız.
Almanya’ya gelirsek?
Hamburg gayet akıllı bir kent planlama politikası izliyor, sürdürülebilirlik açısından da aynı şeyi söyleyebilirim. Bu dediğim sadece liman bölgesi “Hafencity” için geçerli değil. Başka alanlar için de aynı şey geçerli.
Kentler büyürken madalyonun diğer yüzü kırsal alanların terk edilmesi ve ıssız bölgelerin ortaya çıkması. Bu konuya bir planlama açısından nasıl yaklaşıyorsunuz?
Güzel soru. Bu sorunla ne siyasetçiler ne de kent plancıları yeterince yüzleşmiş değil. Üniversitedeki eğitimlerinde bu yönde bir bilgi almış değiller ve bununla hiçbir zaman sorun olarak meşgul olmamışlar. Bakıyorsunuz, şimdiye kadar hep büyüme üzerinde durulmuş. Öte yandan Avrupa’nın başka yerlerinde de, belki yüz yıldan fazladır kırsal alanların ıssıslaşması durumu söz konusu – örneğin Doğu Fransa’ya veya Kuzey İngilitere’ye bakın. Gelecekte, bugün sağladığımız standartları uzun vadede sürdüremeyecek kırsal bölgeler olacak, çünkü nüfus buralardan çekilmiş durumda ve burada kalan az sayıdaki insanla altyapının ayakta tutulması sağlanamayacak. Önümüzdeki yıllarda bu konuya yoğun biçimde eğilmemiz gerekecek.
Nasıl bir çözüm düşünülebilir?
Öyle sanıyorum ki gelecekte Almanya’da birbirinden farklı yaşam koşulları eşzamanlı var olacak; gelir düzeyinden altyapı koşullarına kadar yayılan bir çeşitlenme olacak bu. Anayasa’da talep edilen eşit yaşam standartları her bölge için muhtemelen sağlanamayacak. Bu sürece koşut olarak toplumda giderek artan bir çeşitlenme ve bireyselleşme görüyoruz. Kuşkusuz bazı insanlar çıkacaktır, benim bütün bunlara ihtiyacım yok diyecek. Ben böyle bir toprakta yaşamayı seviyorum. Evime yakın bir süpermarketim olmayıversin, ben de kendi sebzemi kendim yetiştiririm.
Şanghay’da gerçekleşecek olan Expo 2010’nin sloganı “Better City, Better Life”. Expo’dan sizin beklentiniz nedir? Bir de, oraya gitmeyi düşünüyor musunuz?
Ana konsepti birlikte geliştirdik, Hannover’de 2000 yılındaki dünya sergisini de biz tasarlamıştık. Bu çalışmalar organizatörlere epey şey öğretti. Örneğin, Expo’yu başta düşünüldüğü gibi bir yeşil alanda açmak yerine nehir kıyısında eski bir sanayi bölgesinde düzenleme fikri. Kentin sürdürülebilir gelişimi için böylesi bir serginin sağladığı olanaklardan yararlanmak gerekir. Almanya’nın da çok güzel bir pavyonla katılacağı bu serginin etkileyici bir organizasyon olacağına inanıyorum. Elbette ben de Şanghay’da olacağım ve sergiyi göreceğim.
Çekmecenizde başka ne gibi projeler var?
Kahire’de 2 milyon kişiye dönük bir kentsel genişleme projesi üzerinde, İskenderiye’deyse “Mediterranean Games 2017”ye dönük başvuru üzerinde çalışıyoruz. Ayrıca Münih’in 2018 Olimpiyat Kış Oyunları’na başvurusu için bir master plan hazırlıyoruz ve Katar’ın 2022 Futbol Dünya Şampiyonluğu’na başvurusuyla ilgili çalışmalara önemli ölçüde dahil olmuş durumdayız.












