Arktika’da gözlenen iklim değişikliği geliyorum diyen bir felaket. Kuzey Kutbu merkez olmak üzere kara ve deniz bölgeleriyle toplam 20 milyon kilometrekarelik bu coğrafyadaki ısınma hızı dünya ortalamasının iki katı. Isınmanın küresel iklime, deniz seviyesinin yükselmesine ve okyanusların akış sistemine nasıl yansıyacağını tam olarak kestirmek, konunun karmaşıklığından dolayı mümkün değil. Ama buzların yok olduğu bir dünyaya herkes endişeyle bakmıyor: Kuzey Kutbu denizinde açılacak olan yeni deniz yolları ticaret rotalarını değiştirebilir. Balıkçığın önünde de yeni olanaklar doğacak. Gemi ulaşımının kolaylaşması, petrol, gaz ve mineral gibi yeraltı zenginliklerinin daha fazla çıkarılmasına olanak verecek. ABD’li jeologlara göre yeryüzündeki fosil yakıtların yaklaşık dörtte biri Kuzey Kutbu buzlarının altında yatıyor olabilir. Bu nedenle birçok ülke için Arktika’nın stratejik önemi giderek artıyor.
Buna bir de Arktika Okyanusu’nun, küresel iklimi anlamayı sağlayacak Kutup araştırmaları için taşıdığı önem ekleniyor. Bilim insanlarının araştırmalarını geliştirmek için neye ihtiyaçları var? Devletler hukuku onlara nasıl bir çerçeve sunuyor? Arkita’daki kıta sahanlıklarının (kara parçasının deniz altındaki uzantıları) paylaşılması ve çevre ülkelerin karasularını genişletmesi durumunda araştırmacılar şimdiye kadar sahip oldukları sebestliği koruyabilecek mi? Bu ve benzer sorular “İklim Değişikliği, Devletler Hukuku ve Artika Araştırmaları – Arktika Okyanusu’nda Deniz Araştırmalarının Hukuki Sorunları” konulu uluslararası toplantının odağında yer alacak. Alman ve Finlandiya Dışişleri Bakanlıklarının daveti üzerine 17-18 Mart 2011 tarihlerinde, siyaset ve bilim dünyasından çok sayıda uzman Arktika’yla ilgili konuları tartışmak üzere Berlin’e gelecek.
Arktika bölgesinin beş sahildar ülkesi ABD, Rus Federasyonu, Norveç, Danimarka ve Kanada, Antarktika örneğindeki gibi uluslararası bir koruma sözleşmesine temelden karşı çıkıyorlar. Norveç Dışişleri Bakanı Jonas Gahr Støre’un ifadesine göre, Arktika Okyanusu’nu örneğin bir Akdeniz’den farklı biçimde yönetmeye ilkece gerek yok. Bugüne kadar çevre ülkeler arasında Arktika bölgesinin kara kısımları veya sınırların yeri konusunda bir ihtilaf yaşanmadı. Ama karasuları meselesine gelince durum değişiyor: Uluslararası Deniz Hukuku Anlaşması’na göre bölgeye kıyısı olan her devlet, 200 deniz mili genişliğinde bir bölge üzerinde ekonomik kullanım hakkının sahibidir (“münhasır ekonomik bölge”) ve buradaki tüm kaynakların kullanımı o devlete aittir. Bu şeridin ötesinde ilkece tüm devletlere eşit derecede açık olan “açık deniz” başlar. Bununla birlikte Deniz Hukuku Anlaşması, denize kıyısı olan devletlere bir hak daha tanıyor: Eğer bu devletler karalarının suyun altında doğal uzantılarının devam ettiğini kanıtlarlarsa (kıta sahanlığı), 200 millik normal bandın çok ötesine geçen bir ekonomi bölgesi oluşturabiliyorlar. Çevre ülkeler böyle bir iddia durumunda Birleşmiş Milletler bünyesinde Kıta Sahanlığını Sınırlandırma Komisyonu’na başvuruda bulunup iddialarını jeolojik incelemelerle desteklemeleri gerekiyor. Bilim insanları suyun altındaki yükseltileri (“Lomonosov Sırtı”) yankı ölçerlerle (echo sounder) ve sismik aygıtlarla saptıyorlar. Bu jeolojik formasyon üzerinde birden çok Arktika ülkesi hak iddia ediyor.
“Arktika beşlisi” Grönlan/Ilulissat’ta 2008 Mayısında biraraya geldikleri bir zirvede, uluslararası işbirliğine açık olduklarını ve çelişkilerin barışçıl yollarla çözülmesinden yana olduklarını ilan ettiler. Profesör Rüdiger Wolfrum bu açıklamanın “sadece bilineni ilan etmek” olduğunu belirtiyor (Sayfa 45’teki söyleşi). Devletler hukuku uzmanı Rüdiger Wolfrum, Hamburg’ta bulunan ve Deniz Hukuku Anlaşması’nın yorumlanmasında yetkili olan Uluslararası Deniz Hukuku Mahkemesi’ndeki Alman hakim. Wolfrum, uluslararası deniz hukukuna atıf yapılmasının yetersiz olduğunu, çünkü 1994’te yürürlüğe giren anlaşmanın 320 maddelik düzenlemesinin fazla genel bir çerçeve çizdiğini ifade ediyor. Deniz Hukuku Anlaşması, deniz araştırmalarına temel araştırmalar niteliğinde olduğu sürece serbestlik tanıyor. Ama bu serbestlik birçok devlet tarafından yok sayılıyor, diyor Wolfrum. “Ya izinler verilmiyor ya da öyle ön koşullar ileri sürülüyor ki araştırma çok zorlaşıyor hatta olanaksız hale geliyor.” Temel araştırmalarla, kara uzantısı bölgenin ekonomik kullanımına yönelik uygulamalı araştırmalar arasındaki ayrım da her zaman kolayca yapılamıyor.
Bu karmaşık sorunun çözüm yollarından biri ikili anlaşmalar olabilir. Örneğin Almanya’nın Rusya’yla araştırma alanında girdiği işbirliği partnerler arası karşılıklı güvenin oluşmasına büyük katkı yaptı. Bunun yanısıra Almanya araştırma girişimlerinde daha güçlü bir uluslararası koordinasyonun oluşması için çaba harcıyor. Bu çabanın bir parçası da, katkıları akademik bakımdan küçümsenen yerli halkların sürece daha fazla dahil edilmesi. Bölgesel işbirliğinin önemli forumlarından biri 1996’da Kanada/Ottawa’da kurulan Arktika Konseyi. Şimdiye kadar sadece istişare işlevi taşıyan bu birliğe beş kıyı ülkesinin yanısıra Kutup altı ülkesi İzlanda ve AB ülkelerinden Finlandiya ve İsveç de üye. Arktika Konseyi bünyesindeki çalışma gruplarında, çevreyi zehirleyen maddelerden korunma, biyolojik çeşitliliği koruma ve gemi güvenliğini iyileştirme konusunda ilkeler geliştirmeye çalışılıyor.
Sürekli gözlemci olarak Almanya, Arktika Konseyi’nin kurumsal olarak güçlenmesi ve Arktika dışı aktörlerin ektilerinin artmasından yana bir çaba harcıyor. Bunun için haklı nedenleri var: İki Kutup’ta da uzun bir geçmişe dayanan Kutup araştırmaları geleneğine sahip bir ülke olarak Almanya iklim ve deniz araştırmalarına önemli katkılarda bulunuyor. Arktika’nın hammaddelerinin pazarı olarak da çıkarlarının bu gelişmelerden etkilendiğini dile getiriyor. Ülkenin güçlü ticaret filosu, kısalacak deniz yollarından yarar sağlayabilir. Almanya aynı zamanda da uluslararası düzeyde iklim hedeflerinde çıtayı yükseltmeye çalışıyor.////











