Sunday, 27.05.2012 12:32
 
 

Güncel

World

Muslim Brotherhood to face Egypt's old guard  

Business

Finance Watch keeps an eye on markets  

Culture

Euphoria for Sweden in Eurovision 2012  

Portre

“Benim sorumluluğum var”

Türk asıllı Alman yönetmen Fatih Akın çevreyi korumak için çalışıyorİleri

Goethe-Institut Istanbul’un etkinlikleri

Okuma kulübü: Ekim 2011'den itibaren ayda bir, Almanca okuma kulübü  

Keşif turu: Randevu üzerine, İstanbul Beyoğlu'nda Alman İzleri  

Keşif turu - YENİ!: Başvuru üzerine, İstanbul Beyoğlu’nda Avrupai...  

Bookmarks
| |

“İKİ ARTI DÖRT” SÜRECİ VE ALMAN BİRLİĞİ

Hedefe ulaşan altılı

Tarihçi Profesör Gregor Schöllgen, “İki Artı Dört Anlaşması” ve 1989’da Duvar’ın yıkılışından 1990’daki birleşmeye uzanan gelişmeler üzerine yazdı

GREGOR SCHÖLLGEN

Almanya’nın bölünmesi, 1939-1945 arası fetih, talan ve imhaya dönük bir seferin faturasıydı – aynı zamanda da müttefiklerin Alman sorunuyla ilgili bir görüş birliği içinde olmamasının sonucuydu. Başlangıçta bir tarafta Sovyetler’in işgal bölgesini, diğer tarafta Amerikan, İngiliz ve Fransız işgal bölgelerini birbirinden ayırmak için belirlenen Lübeck-Helmstedt-Eisenach-Hof hattı, zaman içinde iki Alman devleti arasındaki sınırı oluşturdu. 1961 yazından beri de Doğu Almanya’nın baskıcı rejimi tarafından duvarla, tel örgülerle ve mayın tarlalarıyla fiilen aşılması imkansız bir bariyere dönüştürüldü.

Bu sınır 1949 Mayısında kurulan Federal Alman­ya’yı ve ondan birkaç ay sonra kurulan Demokratik Almanya Cumhuriyeti’ni (DAC) birbirinden ayırmakla kalmıyordu. Duvarı geçirgenleşmek hatta aşmak isteyenlerin İkinci Dünya Savaşı’nın sonuçlarını kabullenmesi gerekiyordu – ve savaşın galibi müttefik güçlerin onayına ihtiyacı vardı. Bu yönde ilk adımı 1970-1972 yılları arasında Federal Alman Hükümeti attı: Sovyetler Birliği, Polonya ve DAC’yle yaptığı anlaşmalar, Polonya’yla Almanya arasında Oder ve Neisse nehirlerinin çizdiği savaş sonrası sınırı, Polonya’nın batı sınır çizgisi olarak kabul etmesini de kapsıyordu.

İkinci adım Sovyetler Birliği’nin Alman sorununa bakışında değişiklik gerektiriyordu. 1985’te Komünist Partisi’nin yeni Genel Sekreteri Mihael Gorbaçov’un zayıflamaya yüz tutan emperyal gücü dönüştürmek amacıyla başlattığı şeffaf, bir o kadar da radikal değişim olmasaydı, bu imkansız görünüyordu. Sovyetler’in içinde yenileşme olarak düşünülen şey kısa sürede kendi dinamiğini kazanan ve Kremlin’in kontrol edemeyeceği bir devrimci oluşuma dönüştü. Reform hareketi yayılmaya başladı ve bu gelişme er veya geç Sovyetler Birliği’nin tüm halklarını ve Avrupa’daki nüfuz alanını, bu arada DAC halkını da sardı.

Ama Doğu Berlin’deki güç ve iktidar sahipleri değişimi reddettikleri için insanlar kurtuluşu kaçmakta buldular. DAC’yi terketmek isteyenlerin yolu komşu Çekoslovakya üzerinden Macaristan’a oradan da Avusturya’ya uzanıyordu. Macaristan’daki reformcular desteklerini belli ederken 10 Eylül 1989’da Avusturya sınırının açıldığı ilan edildi, Çekoslovak yönetimiyse karşı yönde hareket ederek Macaristan’a olan sınırını kapadı.

Bu gelişmelerin sonucunda Federal Almanya’nın Prag Büyükelçiliği, yurt dışına çıkmak isteyenlerin sığınma noktası haline geldi. Eylül sonunda yaklaşık 5000 kişi elçilik arazisinde bulunuyordu. Benzer durum Varşova’da da kendini gösteriyordu. Önü alınamaz bir durum yaşanıyordu. Hans-Dietrich Genscher, Birleşmiş Milletler’in New York’taki toplantısında gündem dışı görüşmelerle bir çözüm bulmuş olarak 30 Eylül akşamı, Prag’taki büyükelçiliğin parkında toplanmış olanların Federal Almanya’ya seyahat edebileceği açıklamasını yapabildi. Ulaşım DAC’nin bir ön koşulu uyarınca özel trenlerle bölgeden geçilerek sağlanacaktı. Akılsızca bir talepti bu, zira Prag ve Varşova’dan kalkan “kaçaklar treni” rejimin üzerindeki baskıyı daha da artıracaktı. Tek parti rejimiyle yönetilen DAC’nin devlet partisi SED’nin Genel Sekreteri Erich Honecker’in görevinden alınması da gelişmeleri artık durdurmayacaktı.

Artık yüz binler sokaklara çıkıyor ve talepleri arasında seyahat engellerinin kaldırılmasını da dile getiriyorlardı. Konuyla ilgili olarak SED’nin sözcüsü 9 Kasım akşamı bir basın toplantısı düzendi. Yeni seyahat yasasının ne zaman yürürlüğe gireceği sorusu üzerine, saat 19’a doğru Günter Schabowski – canlı yayındaki kameraların karşısında ve belli ki duruma hakimiyetini yitirerek “hemen, beklemeksizin” deyiverdi. Bu sözler halkın kitleler haline Duvar’a doğru yürümesine sebep oldu ve DAC’nin sonunu belirledi. Saat 22.30’da sınır askerleri baskıya daha fazla dayanamayıp Bornholm Caddesi üzerindeki bariyeri kaldırdılar.

Duvar açılır açılmaz DAC yurttaşları seyahatlerinin yönünü açıkça gösterdiler. Siyasetin bu talebe cevap vermesi kaçınılmazdı. 28 Kasım 1989 günü Federal Almanya Başbakanı Federal Meclis’te eylem planını açıkladı. “On Maddelik Program” adıyla ünlenen plana göre Şansölye Helmut Kohl tarihsel gerçekleri de göz önünde tutarak “Alman birliği”nin kısa vadede gerçekleşmesini olanaklı görmediğinden “konferatif yapılar” öngörmekteydi.

Gerek içeride gerekse dışarıdaki siyasi aktörler üzerindeki baskılar sekiz hafta içinde öyle arttı ki birliğin kurulması artık gün saymaya başlamıştı. Bu yönde bir gelişme Ottawa’da gerçekleşen iki Alman devletinin dışişleri bakanlarıyla, İkinci Dünya Savaşı’nın dört galip gücünün dışişleri bakanlarının toplantısında yaşandı. Aslında toplantılarının gündeminde NATO ile Varşova Paktı arasında hava sahalarıyla ilgili görüşmeler vardı. 13 Şubat 1990 günü bu altılı, “Almanya’nın birliğinin harici boyutlarını” konuşmak üzere kısa zamanda biraraya gelme isteklerini açıkladı. Mart ortasından itibaren dışişleri bakanlıklarının siyasi kadroları müzakerelerin hazırlıklarını yaptılar ve 5 Mayısta altı dışişleri bakanı ilk tur görüşmeler için Bonn’da Federal Almanya Dışişleri Bakanlığı’ndaki “Dünya Salonu”nda biraraya geldiler. Altılıyı oluşturanlar: ev sahibi Federal Alman Dışişleri Bakanı Hans-Dietrich Genscher ile ilk kez yapılan serbest seçimlerde göreve gelen DAC Hükümeti’nin dışişleri bakanı Markus Meckel’in yanısıra ABD’yi temsilen James Baker, Sovyetler Birliği’ni temsilen Eduard Şevardnadze, Büyük Britanya’yı temsilen Douglas Hurd ve Fransa’yı temsilen Roland Dumas.

Görüşmeler Alman bakışını yansıtıyırdu. Görüşmelerin “İki Artı Dört” olarak adlandırılması da (dört artı iki denmemiştir) bunun bir parçasıydı. Katılımcı sayısının asgaride tutulmuş olması da Almanya’nın çıkarınaydı. Bu durum, görüşmelerin bir barış anlaşması mahiyetinde olmadığını gösteriyordu. Öyle olsa tereddütlü durumlarda, Almanya 1945’te kayıtsız şartsız teslim olduğunda Almanya’yla savaş halinde bulunan 40 ülkenin hepsinin müzakerelere dahil edilmesi gerekirdi. İlk görüşmeyi üç görüşme daha izledi: 22 Haziranda Berlin-Nieder­schönhausen’de (yani kentin Doğusunda kalan bir yerde), 17 Temmuzda Paris’te ve nihayet 12 Eylülde 1990’da Moskova’da toplanıldı.

İşler her zaman uyumlu gitmedi ve her seferinde altılı birarada değildi. Sözgelimi Sovyet Dışişleri Bakanı Berlin’de beklenmedik bir çıkışla bir anlaşma taslağı ortaya koydu. Buna göre Almanya içeride birliğini sağladıktan yıllar sonra ancak tam egemenliğini elde edecekti – Alman Dışişleri Bakanı’nın da üzerinde durmadan reddettiği bir fikir. İkisi arasındaki iyi ilişkilerde bir değişiklik olmadı.

Paris buluşması, yedinci kişi olarak Polonya’nın Dışişleri Bakanı Krzysztof Skubiszewski de bir bölümüne katıldığı tek toplantı oldu. Bunun da haklı bir nedeni vardı, zira 18. Yüzyıldan beri Polonya tarihi yabancı güçlerin elinde sürekli bir işgaller, bölünmeler ve sürgünler tarih olmuştur. Hemen hemen her seferinde de Prusya dolayısıyla da Alman İmparatorluğu işin içindeydi. 21 Haziran 1990 günü DAC parlamentosuyla (Halk Meclisi) Federal Almanya’nın parlamentosu (Federal Meclis), Almanya-Polonya sınırının “dokunulmazlığı”nı aynı sözlerle teyit ettiler. Federal Hükümet’in, Almanya’nın birleşmesinden sonra, Polonya’yla Oder-Neisse hattındaki sınırı uluslararası hukuk temelinde güvence altına alan bir anlaşma yapacağı sözünü vermesiyle Polonya’nın birleşmeye rızası da sağlanmış oldu.

Dar anlamda “İki Artı Dört” süreci başından itibaren daha kapsamlı bir müzakereler maratonuydu. Bu görüşmelerde özellikle üzerinde durulan nokta, Federal Almanya’nın daha önceden üyesi olduğu uluslararası örgütlere birleşik Almanya’nın üyeliği sorunuydu. 1973 yılında iki Almanya’nın da üye olduğu Birleşmiş Milletler örneğinde bu tür bir sorun yoktu.

DAC’nin birleşmiş bir Almanya’nın parçası olarak Avrupa Topluluğuna (AT) üyeliği daha zor bir konu olarak duruyordu. Nihayet bu katılımın altyapısını, anlaşmalarda bir değişikliğe gitmeden hazırlayan kişi o dönem AT Komisyonu başkanı Jacques Delors oldu. Öte yandan Almanya’nın birleşmesi 1989 Haziranında karara bağlanan Avrupa’nın ekonomi ve para birliğine ulaşılmasını ve böylece Alman Markı da dahil olmak üzere ulusal para birimlerinden vazgeçilmesini hızlandırdı: Almanya’nın birleşmesi ve Avrupa’nın bütünleşmesi aynı sürecin iki ayrı yüzü oldu.

Bu süreçte aşılması gereken bir sorun olarak birleşmiş bir Almanya’nın NATO üyeliği vardı. Şansölye Kohl ve Amerikan Başkanı Bush 1990 Şubat sonunda Camp David’de bu konuda görüş birliğine varmışlardı. Gorbaçov, gerçi 10 Şubat 1990’da Alman Başbakanına ve Dışişleri Bakanına birliğe verdiği ilkesel onayı ifade etmişti. Ama NATO üyeliği konusunda daha Mart ayında “kesinlikle olmaz” diyordu. 15 ve 16 Temmuzda Helmut Kohl ve Hans-Dietrich Genscher tekrar Moskova’ya ve oradan da Gorbaçov’un memleketi Kafkaslara gittiler. Bu ziyaretten ellerinde NATO üyeliğinin kabulüyle dönmelerini, özellikle de Almanya’nın o dönemde ekonomik alanda sarsıntı yaşayan Sovyetler Birliği’ne ekonomik ve mali desteğe hazır olmalarına borçluydular. Böylece yol nihai olarak açılmıştı. 12 Eylül 1990’da altı dışişleri bakanı Moskova’da “Almanya’ya İlgili Nihai Düzenleme Anlaşması”nı imzaladılar ve böylece birleşmeye ilişkin içerideki düzenlemelerin peşinden dışarıdaki düzenlemeler gelmiş oldu. Nitekim 18 Mayısta iki Alman devleti arasında para birimi, ekonomi ve sosyal birlik konusundaki ilk anlaşma imzalanmıştı, 31 Ağustos’ta da Almanya’nın birliğinin tesisine ilişkin anlaşma imzalanmıştı.

İki Artı Dört Anlaşması denen belge bir barış anlaşması mahiyetinde değildi, ama böyle bir kurucu düzenlemenin işlevini üstlendi. Bu anlaşma “Federal Almanya Cumhuriyeti topraklarını, Demokratik Almanya Cumhuriyeti topraklarını ve Berlin’in tümü”nü kapsıyordu. Anlaşmayla birlikte dört galip güç “Berlin ve Almanya üzerindeki haklarından ve sorumluluklarından” vazgeçiyorlardı – ön koşul olarak, anlaşmanın imza koyan tüm ülke parlamentolarınca onaylanması anılıyordu. Buna Sovyetler Birliği de dahildi, ama bu hiç de garantili bir durum değildi, zira bu dev yapı kendi içinde çözülme sürecine girmişti. 12 Haziran 1990’da Rusya da bağımsızlığını ilan etmiş ve böylece Sovyetler Birliği’nin sonuna gelindiğini göstermişti. Bu arada Sovyetlerin en yüksek organının sadece “İki Artı Dört Anlaşması”nı değil, iyi komşuluk ilişkileri ve işbirliğiyle ilgili ve Sovyet askerlerinin Almanya’dan çekilmesiyle ilgili Alman-Sovyet anlaşmalarını da onaylaması gerekiyordu. Anlaşmaların 4 Mart 1991’de (birliklerin çekilmesi konusundaysa ancak 2 Nisanda) onaylanması rahat bir nefes alınmasını sağladı. 15 Martta Sovyetlerin “İki Artı Dört Anlaşması”na onay belgesi dosyaya konuldu ve böylece Almanya’nın birliği uluslararası hukuk düzeyinde de kesinleşmiş oldu.

1945’ten sonra ilk kez içeride ve dışarıda egemenliğini tümüyle kazanmış bir Almanya ortaya çıkmış ve bu gelişmeyle birlikte daha önce benzeri görülmemiş bir sorumluluk yüklenilmişti. Dışişleri Bakanı Genscher, ALmany’da ulusal bayram ilan edilen 3 Ekimdeki kutlamalardan bir hafta önce birleşmiş Milletler’de bu sorumluluğa işaret ederek şu sözü veriyordu: “Birleşik Almanya da, Avrupa’da ve dünyada barış ve özgürlüğe kendi katkısını yapacaktır.” ///

26.05.2010
Bookmarks
| |