Sunday, 27.05.2012 17:50
 
 

Güncel

World

Muslim Brotherhood to face Egypt's old guard  

Business

Questioning Google's massive deletion of links  

Culture

Euphoria for Sweden in Eurovision 2012  

Portre

“Benim sorumluluğum var”

Türk asıllı Alman yönetmen Fatih Akın çevreyi korumak için çalışıyorİleri

Goethe-Institut Istanbul’un etkinlikleri

Okuma kulübü: Ekim 2011'den itibaren ayda bir, Almanca okuma kulübü  

Keşif turu: Randevu üzerine, İstanbul Beyoğlu'nda Alman İzleri  

Keşif turu - YENİ!: Başvuru üzerine, İstanbul Beyoğlu’nda Avrupai...  

Bookmarks
| |

Kültürle değişim – fikir potaları

Burada 5,3 milyon insan, beş opera binası ve beş üniversite bulunuyor. Fakat Ruhr bölgesi “bir” kent değil. İlgi çekici bir durum. 2010’da Ruhr bölgesi Avrupa Kültür Başkenti olarak kendini tanıtıyor ve güçlü yönlerini sergiliyor. Bir endüstri bölgesinden yaratıcılık merkezi çıkarmayı sağlayacak yapısal değişim de bunun bir parçası.

Andreas Rossmann

Yukarıdan bakınca parlak bir görünüm: Avrupa’nın gece çekilmiş uydu fotoğraflarında Ruhr bölgesini aydınlık ve kocaman ışıldayan bir yerleşim merkezi gibi gösteriyor. Dünyanın en önemli kentlerinden Paris ve Londra bile ancak bu kadar yoğun bir ışık yayabiliyorlar. Fakat perspektif aldatıcı. Bu gönül okşayıcı karşılaştırma yakın gözlemin sunacağı gerçekliğe karşı pek fazla dayanamaz. Almanya’nın en büyük metropolü bir büyük kent değil. İşte bu bölgeye dönük merakı kışkırtan ilginç bir durum. 5,3 milyonluk nüfusuyla Berlin’in bir buçuk katı, yayıldığı yaklaşık beş bin kilometrekarelik alanla ise beş katından daha büyük. Ayrıca burada beş, Berlin’de ise “sadece üç opera binası ve üniversite bulunuyor. Schalke 04, Borussia Dortmund ve VfL Bochum ile Ruhr bölgesi, Bundesliga’ya üç takım gönderirken Berlin Hertha BSC ile yalnızca tek kulübe sahip. Gene de Ruhr Bölgesi tek bir kent olmaktan çok uzak. Daha ziyade hızla ve uzun süre herhangi bir plan olmadan ağır sanayinin ihtiyaçları doğrultusunda küçük tarihi kent merkezleri etra­fında büyüyen ve aralarındaki sınırların keyfi işaretlemelerle belirlendiği bir tür uydu kentler toplamı.

19. Yüzyıl başında endüstri çağına girerken madencilik bugün dahi geride bıraktığı izlerle bölgeyi etkileyen ve o dönemde büyümesine önayak olan önemli değişiklikleri hayata geçirerek bölgenin belirleyici unsuru oldu. Ama daha gerilere gidildiğinde, kömürden önce, Ortaçağ’da kilisenin ve derebeylerin bu seyrek yerleşimli tarım bölgesi için savaştıkları döneme uzanan bir tarihi de var: Essen kuruluşunu, burada 852 yılında kurulan bir kadınlar manastırına dayandırırken, Dortmund güçlü bir serbest ticaret kentiydi (Hansestadt) ve haritacı Gerhard Mercator 16. Yüzyıldaki adıyla “Duisburgum”a “doctum” sıfatını, yani “bilge Duisburg” sıfatını uygun buldu. Bu endüstri bölgesinde günümüzde başka bir zamana ait adacıklar halinde kaleler ve şatolar, kiliseler ve manastırlar yükseliyor. Ruhr Vadisi’nde kömürün neredeyse kendiliğinden gün ışığına çıktığı Ortaçağ’da bile küçük maden ocakları bulunuyordu. 19. Yüzyılla birlikte başlayan endüstrileşme ilk zamanlarda oldukça yavaş ilerledi ve ancak 1830’larda Prusya reformlarının katkısıyla hızla genişleyerek ilerletildi; Haniel, Harkort, Stinnes ve en öncelikle Krupp gibi öncü kurucular, onları takiben de Thyssen ya da Hoesch, teknik yenilikleri benimseyerek büyük işletmeler kurdular. Kömür işletmeciliği ve çelik üretiminin bir araya gelmesi sayesinde madencilik, demir yolları ve kanallarıyla efektif bir ulaşım alt yapısı oluşturarak dünya piyasalarına açılan güçlü bir endüstri ülkesinin temelini oluşturdu.

Bölge 19. Yüzyılın sonunda gücünün zirvesine ulaşmıştı. Uluslararası düzeyde organik ilişkiler içindeki şirket grupları, teknik yenilikler ve rasyonalizasyonlar üretimin artmasını sağlamış, Birinci Dünya Savaşı, Fransız işgali, çalışma kampları, enflasyon, Nazi dönemi, İkinci Dünya Savaşı ve ülkenin ikiye bölünmesi gibi süreçleri atlatmayı başaran ağır sanayi yeniden yapılanmanın ve ekonomik mucizenin lokomotifi oldu. 1957 yılında kömürdeki sübvansiyon ve petrol ithalatına uygulanan gümrük vergisi kalkıp da kriz çanları çalana kadar. Madenler kapatılmaya, işletmeler birleşmeye başladı. O zamandan bu yana da, Ruhr bölgesinin ekonomisini iki ayaklı olmaktan çıkarıp bir kırkayağa dönüştürecek yapısal değişiklik gündemde. Yine de Duisburg günümüzde hala Avrupa’nın en büyük çelik üreticisi.

170 farklı ülkeden gelen göçmenler Ruhr Bölgesi’ni yeni bir insan tipolojisi ortaya çıkaran bir “eritme kazanı” haline getirdiler. Fakat kendini tek bir bütün olarak tanımlaması önünde bugüne kadar hep engeller oldu. Tıpkı bir koloni gibi dışarıdan yönetildi: Üç farklı yönetim bölgesi ve iki coğrafi birlik (Rheinland ve Westfalya-Lippe) arasında paylaşılarak bütünleşme olanağı kısıtlandı. Öte yandan 53 kentin dahil olduğu Ruhr Bölgesel Birliği’nin (RVR) sahip olduğu yetkiler oldukça mütevazı.

1926 yılında Ruhr Bölgesi’ni ziyaret eden yazar Joseph Roth da, merakla şu soru yöneltiyordu: “Neden orada Essen, burada Duisburg, Hamborn, Oberhausen, Mülheim, Bottrop, Elberfeld, Barmen? Tek bir şehir için bunca isme, belediye başkanına, meclis üyesine ne gerek var? Tam ortadan bolluk ve bereket taşıyan bir nehir akıyor. Kentin sakinleri nehrin sağındaysalar kendilerini Westfalyalı, soldaysalar Rheinlandlı zannediyorlar. Peki ama gerçekte neler?”, diye yazıyor “Frankfurter Zeitung” için hazırladığı bir röportajda.

19. Yüzyıldan beri sürekli gündemde olan ve üzerine tartışılagelmiş Ruhr’da yönetimin birleştirilmesi fikrinin, bölgenin kendini hiç çekinmeden bir metropol olarak ilan ettiği Avrupa Kültür Başkenti Ruhr 2010 etkinliklerinin de etkisiyle yeniden canlanması hiç de tesadüfi bir sonuç değil: 2008 yılı sonunda Gelsenkirchen’deki Müzik Tiyatrosu’nda “Almanya’nın en büyük kenti” için sembolik bir temel atıldı. Bu temel atma töreninin mimarı olan kuşak, kimliğini, madencilik sektörünün iş dünyasında değil, bu imajın başarılı bir dönüşümle geride bırakılmasında arıyor.

Joseph Roth’un 1926’da yazısına attığı başlıkta dediği gibi “kentleri birbirine bağlayan duman” uzun zamandır yok. Kömür üretimi kuzeye taşındı ve son maden ocakları da 2012 yılına kadar kapatılacak. Ne var ki madenciliğin şekillendirdiği kentsel alanlar, semtler, ulaşım yolları ve yapılar varlığını devam ettiriyor: Kent merkezlerinin ve konut bölgelerinin, sanayi alanlarının ve geniş yeşil kuşakların, üretim bölgelerin ve sektörlerin oluşturduğu bütünlükten yoksun yapı, yeni koordinatlarını ve birleştirici düzeni arıyor bugün.

Tüm araziyi işgal ederek tekeline alan sanayi geri çekilmiş durumda. Böylece kullanıma açık çekici boş alanlar açığa çıkıyor; buralar kendi içinde adalar halinde, küçük iş yerlerine ve yaratıcı girişimlere varolma olanağı tanıyan kentsel alanlara dönüştürülüyor; bu yönüyle de büyük alanları kaplayan, her şeyin büyük bir plan içinde yerleştirildiği, bütün bir kentin alışveriş için akın ettiği şık ve steril yaya bölgeleri oluşturmak gibi bir gelişimden uzak duruluyor. Bu bağlamda Ruhr bölgesinin, Emscher Park Uluslararası Yapı Sergisi (IBA) ile daha önce harekete geçirilen toplumsal dönüşüm potansiyeli yükseliyor. 1989 ve 2000 yılları arasında ekolojik ve ekonomik modernizasyon stratejisi çerçevesinde 120 model proje gerçekleştirildi ve belki de en önemli katkı olarak endüstriyel kalıntıların estetize edilmesi ve yeniden değerlendirilmesi sayesinde kabul görmeleri sağlandı. 1986’da üretime son verilen Essen’deki “Zollverein” Maden’i 2001 yılından bu yana Unesco Dünya Kültür Mirası Listesi’nde yer alıyor ve burası bir kültür merkezine dönüştürülüyor. Bochum’daki “Jahrhunderthalle” bir gösteri merkezine dönüşürken Duisburg Meiderich’te bulunan eski demir ocağı artık bir doğa parkının ortasında yer alıyor.

IBA’nın ortaya çıkardığı fikirleri uygulamaya geçirme de, yakın kentler arası ulaşım ağının geliştirilmesi de, küresel çapta bir imajın oluşturulması da tek bir kentin kendi başına üstlenebileceği bir şey değil. Elbette bu bir yılda da üstesinden gelinebilecek bir şey değil bunlar. Fakat Avrupa Kültür Başkenti olmak kimliğinin belirginleşmesi ve çok merkezli bir büyük kente dönüşmesi konusunda Ruhr bölgesine destek sağlayabilir. Böylece Joseph Roth’un yıllar önce eleştirdiği durum da değişebilir: “Her kentin kendi tiyatrosu, hatıralıkları, müzesi, bir tarihi vardır. Ama bunların hiç biri kalıcı bir rezonansa sahip değildir. Çünkü şeyler, tarihsel olan, kültürel olarak adlandırılan şeyler, karşılıklı yankıyla hayat bulurlar.”

28.12.2009
Bookmarks
| |