Lessons from Germany” başlığını attı “Time” dergisi 2008 Bahar sayısında. Saygın ABD dergisinde yayınlanan yazıda “Amerikalılar, Avrupa’nın en büyük nüfuslu ülkesinden neler öğrenebilirler?” sorusuna ayrıntılı cevaplar veriliyordu. Burada Almanya’nın nasıl enerji tasarrufu yaptığı, karbon dioksit salımını nasıl azalttığı ve yenilenebilir kaynaklardan nasıl elektrik ürettiği anlatılıyordu. Dergi “1990-2005 yılları arasında Almanya’nın sera gazı salımını yüzde 18 azalttığını” belirttikten sonra, “aynı zaman dilimi içinde ABD’de yüzde 16 arttığını” vurguluyordu “Time”ın çizdiği yeni Almanya imajına göre, rüzgar parklarının, biyo gaz tesislerinin ve güneş enerjili çatıların çevrenin doğal parçası haline geldiği bir ülke göz önüne geliyor. Yazının özünde dile gelen noktaysa, Alman Hükümeti’nin dönüşümün yolunu zamanında açtığı yönünde: Hükümet petrol tüketimini azaltmak için çevre vergisi çıkarmıştı. Kaynakları korumak ve hammaddeleri yeniden kullanıma kazandırmak için geri dönüşüm sistemi kurmuştu. Ama özellikle de Yenilenebilir Enerjiler Yasası’nı (EEG) devreye sokmuştu.
2000 yılında yürürlüğe giren EEG gerçekten de Almanya’nın enerji ve iklim politikasının can damarını oluşturuyor. Bu yasa vatandaşları, işletmeleri ve yerleşim birimlerini yenilenebilir kaynaklardan kendi enerjilerini üretme ve bedel karşılığında enerji dağıtım sistemine verme konusunda cesaretlendiriyor. Bu yolla halihazırda bazı üreticiler gayet iyi kazanç sağlıyor. Ve bu yöndeki gelişmelerin sonucunda yenilenebilir kaynaklardan elde edilen enerjinin oranı birkaç yıl içinde yüzde 14 düzeyine çıktı. Şimdi hedef bu payı 2020 yılına kadar yüzde 25-30 düzeyine çıkarmak. Almanya’nın bu başarısından sonra bugüne kadar 47 devlet Almanya’nın yenilenebilir enerji yasasını kendi koşullarına uyarlayarak devraldı. Çünkü yasanın piyasa üzerinde yarattığı çekici etkiden sadece iklim değil ekonomi de kazançlı çıkıyor. Dünyadaki her üç güneş pilinden birinin ve neredeyse her iki rüzgar çarkından birinin menşei de Almanya. Almanya’da “Greentech” sektörü teknolojide öncü konumda ve yakın zamanda yapılan bir araştırmaya göre de Almanya’nın başarılı makine ve otomobil endüstrisini 2020 yılında istihdam bakımından en güçlü sektör olmak açısından geçme potansiyeline sahip. “Çevrenin korunması ve istihdam, karşıt şeyler değil. Tersine: Küresel ölçekte ikisi de birbirini koşuluyor”, diyor Federal Çevre Bakanı Sigmar Gabriel. Şimdiden “üçüncü sanayi devrimi”nden söz edilmeye başlandı.
Bu tahayyül kulağa ne kadar ütopik gelse de öyle değil. Zira çevrenin ve iklimin korunması 21. Yüzyılın küresel ölçekte en büyük meselelerinden biri olarak karşımıza çıkıyor ve devasa çabalar gerektiriyor. İklim değişikliği nasıl durdurulabilir? Geleceğin enerjisi hangi kaynaklardan gelecek? Büyüyen dünya nüfusuna yeterince ve adilce su ve besin maddeleri nasıl sağlanacak? Bunlar günümüzün küresel düzeyde en acil soruları. Bu nedenle de çevrenin korunması, Almanya’nın dış politikasının önemli bir parçası haline gelmiş bulunuyor. “Çevre için dış politika”dan diplomatların anladığı şey, “yaşam koşullarının sağlanması, çatışmaların önlenmesi ve aktif güvenlik politikası” şeklinde formüle edilen üçlü. Zira çevre sorunları – örneğin suyun adil olmayan dağılımı gibi – büyük sosyal ve politik gerilimlerin kaynağı haline gelebiliyor. Alman Dışişleri Bakanlığı bu nedenle birçok farklı düzeyde uluslararası çevre koruması için çaba harcıyor: Bunun örnekleri olarak, uluslararası çevre anlaşmaları için yapılan görüşmeler veya konferansların organizasyonları anılabilir. Orta Asya’nın beş ülkesinden 150 işadamı ve politikacı, geçtiğimiz Nisanda Berlin’de düzenlenen “Su Birleştirir” konferansında ilk kez bu tür bir alışverişe katılmış oldular. Toplantı günlerinde “Orta Asya Su İnisiyatifi” hayata geçirildi; inisiyatif, bölgedeki su kıtlığına karşı çare bulmak için çok sayıda işbirliğini ve destekleme önlemini kapsıyor.
Çevre konularının merkezinde enerji ve iklim politikası yatıyor. Bu alan, Almanya’nın öncülük rolü oynadığı ve iklim değişimine karşı mücadelede ileri düzey emisyon azaltma hedeflerini gözüne kestirdiği bir alan. Kyoto Protokolü’nün öngördüğü, 2012 yılına kadar emisyon salımını yüzde 21 azaltma hedefini Almanya neredeyse şimdiden yakalamış durumda. 56 ülkenin iklimi koruma performanslarını değerlendiren Küresel İklim Değişikliği Endeksi 2008’e göre de Almanya bu konuda İsveç’in ardından ikinci sırayı alıyor. Bu son derece iyi sonucu almak için Almanya ikili bir strateji olarak bir taraftan enerji ve kaynak kullanımda verimliliğe, diğer taraftan yenilenebilir enerjilere ve tekrar yerine gelen hammaddelere yöneliyor. Avrupa Birliği bünyesinde de Almanya önde gidiyor. Sera gazı salımlarını 2020 yılına kadar, 1990 değerlerine göre yüzde 20 azaltma, yenilenebilir enerjinin payını yüzde 20’ye çıkarmaya ve enerji tüketimini yüzde 20 azaltmaya dönük AB hedeflerini Almanya, başka ülkelerin de katılması durumunda kısmen geçmeyi planlıyor. Almanya’nın inisiyatifi üzerine sekiz önde gelen sanayi ülkesinin (G8) devlet ve hükümet başkanları 2050 yılına kadar CO2 salımını yarı yarıya indirme konusunda anlaştılar. Buna bağlı olarak küresel ısı artışı ortalama iki dereceyle sınırlandırılabilecek.
Almanya, Kopenhag’da 2009’da yapılacak olan İklim Konferansı’nın hazırlıklarına da yoğun olarak dahil oluyor. Bu toplantıda kapsamlı bir iklim koruma rejiminin karara bağlanması amaçlanıyor; böylece 2012 yılında Kyoto Protokolü’nün sona ermesinin ardından uluslararası düzeyde iklim koruma önlemlerinde boşluk doğmaması amaçlanıyor. Gündemin ilk sırasındaysa Çin, Hindistan, Güney Afrika, Brezilya ve Meksika gibi ekonomileri ilerlemiş “eşik ülkeleri”nin önlemlere entegrasyonu var. Çünkü partner ülkeler olmadan iklim değişikliğinin önümüze koyduğu küresel görevlerinin üstesinden gelmek mümkün değil.
Almanya’nın iklim ve enerji politikasında izlediği yolla ilgili daha fazla bilgi için: www.tatsachen-ueber-deutschland.de/tr/











