2008 Avrupa Kupası’nda Türkiye ve Almanya rakip takımlar olarak karşı karşıya geldiğinde, her iki ülke takımının taraftarlarının birbirlerine karşı hiç de tahammülsüz olmadıkları ortaya çıkmış oldu. Ve Almanya finale çıktığında Türklerin yükselen sesleri, Almanya’ya şans diliyordu. Türk ve Alman flamaları çarpışma için değil, birliktelik ruhunu yansıtmak için birbirini tamamlayarak bir araya geldi. Tüm bunlar, entegrasyon konusunda, hele ki Türk/Müslüman kökenli göçmenlerin entegrasyona yaklaşımları konusunda en ufak bir gelişme olmadığını savunanlara aksini kanıtlayan açık bir göstergeydi. Her ne kadar İslam’la yoğrulmuş kültürel çevrelerden gelen insanların, laikleşmiş Batılı bir topluma entegre olmalarının kolay olmadığı bir gerçek olsa da, bunu bir dogma haline getirmek de bir o kadar yanlış. Son yıllarda bu konuda ciddi ilerlemeler kaydedildi. İslam’la bağlantılı olarak yaşanan birtakım sorunlardan dolayı, gerçekle örtüşmeyen çarpıtılmış bir İslam imajı hala varlığını korusa da.
Almanya’da 2,6 milyonla büyük çoğunluğunu Türkler’in oluşturduğu 3,3 milyon Müslüman yaşıyor. Faslılar, Afganlar ve İranlılar, onları takip eden diğer büyük gruplar. Yaklaşık 800.000 Müslüman, Alman pasaportu taşıyor. Anayasa din ve vicdan özgürlüğünü garanti altına aldığı için, İslam dininin Almanya’da özgürce uygulanabilmesi yasal bir hak. Almanya genelinde Müslümanlar için yaklaşık 3000 ibadethane bulunurken her geçen gün kubbe ve minareleriyle camilerin sayısı da artıyor. En son Köln’de yaşandığı üzere ibadethanelerin inşası konusunda uzun ve gerçekten de şiddetli tartışmalar yaşandıysa da, diğer yerlerde bu konuda ciddi bir zorlukla karşılaşılmıyor. Asıl sorun bizatihi camilerin kendisinden ziyade, kimi zaman bu ibadethanelerde verilen vaazların içeriğinden kaynaklanıyor.
Almanya’da İslam’ın kitlesel bir olgu haline gelmesi 50 yıllık tarihiyle oldukça yeni bir şey. Entegrasyon konusundaki güçlükler, entegre olması beklenen Müslüman’ın muhafazakarlık derecesiyle doğru orantılı olarak artıyor. Burada kökten dinciliğe ve siyasal islamcılığa kadar uzanabilen bir yelpaze söz konusu. Elbette Almanların da, göçmenlerin geldikleri ülkeler ve bu ülkelerin kültürleriyle az da olsa tanışık ve barışık olmamaları da işleri zorlaştıran bir başka boyut. Gerçekte İslam’ın Almanya’da çizdiği tablo çok boyutlu ve çok yönlü. Müslüman nüfus içinde kültürel bakımdan Müslümanlığa bağlı ama tam uyum sağlamış olarak görülen kesim olduğu gibi, kendiliklerinden seküler bir yapıya sahip olan Aleviler veya birçok durumda entegrasyon konusunda esnek bir yapıya sahip olmayan İslamcı kesimler de var. Bu son grup büyük oranda Milli Görüş cephesi tarafından temsil ediliyor. Milli Görüş, demokratik laik hukuk devletinin yerine şeriat kurallarına göre işleyen İslamlaşmış bir devlet kurmaya çalışma gerekçesiyle Türkiye’de kapatılan, Necmettin Erbakan’ın başını çektiği partilerin bir uzantısı niteliği taşıyor. Öteden beri de Milli Görüş grubu Almanya’da anayasaya aykırı faaliyet içinde olup olmadığı açısından Anayasayı Koruma Örgütü tarafından izleniyor. Almanya’da bu görüşün yandaşlarının sayısının 30.000 civarında olduğu biliniyor. Dolayısıyla bu kesimin, İslami bir kültürel arka planı bulunan, gelenekçisinden liberaline kadar uzanan geri kalan çoğunluktaki Müslümanları temsil ettiğini ileri sürmek mümkün değil.
Bugün Almanya Müslümanları içinde çoğunluğu oluşturan kesim Anadolu Müslümanlığı kültürüne bağlı ve Almanya’ya gelirken beraberlerinde getirdikleri gelenek ve göreneklerini sürdürüyor. Almanya’da medyada da sık sık öne çıkarıldığı gibi yaşanan sorunların başında, görücü usulü evlilikler, namus cinayetleri, Türkiye’de sürdürülene çok benzeyen türban tartışmaları geliyor; buna bir de, muhafazakar Müslümanların alışık olmadığı türden, bireysel ve bağımsız bir yaşam biçiminin yansıması olan cinsel özgürlükten duyulan korku ekleniyor; tam da bu kesim, cinsel özgürlüğü, bir özgürleşmeden ziyade bir tehdit olarak algılayabiliyor. Öte yandan Almanların genel olarak dine, dolayısıyla zaman zaman da İslam’a karşı açık eleştiri getirmeleri de birçok Müslüman’ın alışık olmadığı bir şey. Elbette entegrasyonun başarısı, kişinin dile hakimiyeti ölçüsünde ve toplumun içinde şu veya bu ölçüde yer almaya çalışmasıyla artacaktır.
Federal Alman Yönetimi, İçişleri Bakanı Schäuble’nin girişimiyle organize edilen İslam Konferansı’yla bu yönde yol almayı hedefliyor; bu konferansla; Müslümanlar içinde hoşgörü sahibi dindarların, laikliği benimsemiş Müslümanların ve özel dini bağlılığı olmayan kesimlerin birbirleriyle ve Alman partnerleriyle bir araya gelerek demokratik bir toplumdaki olanak ve sınırlar konusunda görüş alışverişinde bulunup tartışmalar yapabilecekleri bir organ oluşturması amaçlanıyor. Burada dikkat edilmesi gereken nokta; Almanya Müslümanları Koordinasyon Konseyi, İslam Konseyi ve – Türkiye’nin Diyanet İşleri Başkanlığıyla yakın işbirliği içinde olan – Diyanet İşleri Türk İslam Birliği (Ditib) gibi büyük çatı organizasyonlarının Almanya’daki Müslümanların en fazla %15’ini temsil ediyor olması. Geri kalan Müslümanların bir kısmıysa dernekler bazında örgütlenmiş durumda. İslam Konferansı gibi oluşumların amacı, bu inancın özünü koruyarak, ama aynı zamanda sahiplenilen değer yargılarını ve gelenekleri Alman hukuk ve değerler sitemiyle bağdaştıracak bir yol bulunarak bir tür “Avrupa İslamı” geliştirmek. Bu doğrultuda gelecekte Müslümanlar için adının hakkını verebilecek nitelikte bir din dersinin yapılandırılması, böylelikle İslamiyet’in, hoşgörüden uzak vaizlerin veya kötü şöhretli kesimlerin vaazlarıyla öğretilmesinin bundan sonra önüne geçilmesi de amaçlar arasında. Bu din dersi İslam dininin gerekleri ve İslam kültür tarihi üzerine kurulmuş seküler bir yorumunun öğretilmesini esas alacak. Bu doğrultuda gelecekte daha çok çaba harcanması gerekiyor. Bu arada akademik düzeyde de önemli birtakım girişimlerde bulunuluyor. “Avrupa İslamı”, Kuran’ın öğretilerinin günümüze uygun bir yorumunu zorunlu kılıyor, tabii bu da dini kaynaklar ciddi bir tarihselleştirme sürecinden geçmeden mümkün olamaz. Prof. Ömer Özsoy, Frankfurt’ta vakıf profesörü olarak bu doğrultuda çalışmalar yapıyor; Münster Üniversitesi gibi başka yerlerde de benzer çalışmalar başladı.











