Sayın Gabriel, bilindiği gibi dünya çapında enerji ve doğal kaynaklara duyulan ihtiyaç giderek artıyor. Bu büyük ihtiyaç, iklime zarar vermeden nasıl kapatılabilir?
Önümüzde cevaplanması gereken iki büyük soru var. Bunlardan birincisi, insanlığa gereken enerjiyi hem yeterince hem de ucuza nasıl temin edeceğiz? Bu soru, günümüzde dünya üzerinde elektriğin nimetlerinden yararlanmaktan uzak bulunan yaklaşık iki milyar insan için de geçerli. İkinci soru ise, enerji tüketiminin iklim ve gezegenimiz üzerindeki yaşam için felakete varan sonuçlar doğurmasını önlemek için hep birlikte neler yapabiliriz? İki sorunun cevabı da aslında tek: Uzun zamandır elimizde bulunan bir teknolojiyi daha tutarlı bir biçimde uygulamalıyız. Bugün bizim yenilenebilir enerjilerin daha fazlasına ve enerji kullanımında verimi artıran teknolojilere ihtiyacımız var.
Almanya, uluslararası iklim koruma politikasında öncü rolüne soyunuyor. Peki bu iddialı görevi hakkıyla yerine getirmek için Alman hükümeti neler yapıyor?
Federal Hükümet, uluslar arası düzeyde Almanya’nın iklim koruma politikasındaki öncü rolünün öne çıkarmak üzere geçtiğimiz yıl geniş kapsamlı bir önlem paketi çıkardı. Elektriğin yanısıra akaryakıt ve ısıtmaya yönelik yenilenebilir enerji üretimini her geçen gün artırıyoruz. Enerji verimliliğinin yükseltilmesini teşvik ediyoruz ve meskenlerde enerji tasarrufuna yönelik standartları yükseltiyoruz. Ayrıca bu amaç için ciddi bir bütçe ayrıldı: Alman Hükümeti 2008 yılı bütçesinde iklim korumaya yönelik önlemler için toplam 3,3 milyar Avro ayırdı. Bu rakam, 2005 yılı bütçesinde ayrılan miktardan yüzde 200 daha fazla.
Almanya Çevre Bakanı olarak 2007 Aralık ayında Bali’de yapılan ve 2012 geçerliliği sona erecek olan Kyoto Protokolü’nün yerini almak üzere yapılması planlanan yeni uluslararası iklim koruma antlaşması için müzakerelerin başlatıldığı Dünya İklim Konferansı’na katıldınız. Söz konusu yeni anlaşmanın biçimlendirilmesinde hangi aşamaya gelindi? Sanayileşmiş ve gelişmekte olan ülkeler hangi yükümlülükleri üstlenecek?
Bali’deki konferanstan alınan sonuçlar AB’nin ve Almanya’nın beklentilerinin altında oldu. Elbette içinde bulunduğumuz çıkış noktası birbirinden farklı çıkarlar göz önünde bulundurulursa, çok daha iyi bir noktaya gelindiği söylenebilir. Bu sefer ABD’nin de dahil olduğu tüm sanayileşmiş ülkeler, iklim değişikliğiyle mücadeleyi desteklemek adına çok daha ciddi yükümlülükler üstlenmek ve önlemler almak istiyorlar. Bali Konferansı’nda bugüne kadar iklim değişikliğiyle mücadeleye çok daha az katkıda bulunan gelişmekte olan ülkelerin ilk defa sera gazı salımını azaltmaya yönelik önlemler almayı kabul etmeleriyle birlikte çok önemli bir adım atılmış oldu. Elbette gelişmekte olan ülkelerin bu doğrultuda finansal ve teknolojik destek talep etmeleri son derece doğal bir durum.
Sizin bakışınızda ekonomiyle çevre koruma uzun zaman karşıt şeyler durumundaydı. Günümüzün koşullarına uygun olarak pazarı sürdürülebilir koşullarda kullanan ve çevre teknolojilerini ileri götüren bir çevre politikası nasıl olmalı?
En azından Dünya Bankası eski baş iktisatçısı Sir Nicholas Stern’in yaptığı kapsamlı analiz yayınlandığından beri kesin olarak biliyoruz ki, iklim korumasına tutkuyla hizmet etmek, her makul iktisadi politikanın kaçınılmaz ön koşulu. İklim koruma konusunda harekete geçmek, uzun vadede harekete geçmemekten ya da çok geç harekete geçmekten daha ekonomik. Stern’in hesaplamalarına göre frenlenmemiş iklim değişikliğinin yıllık gayri safi hasılaya yansıması yüzde 5 ile 20 ara sında değişiyor. Bu tür bir etki, orta ve uzun vadede her tür ekonomik başarının önüne geçecektir. Oysa Stern’in tahminlerine göre iklim korumaya yönelik önlemler almanın gayri safi global hasılaya maliyeti yüzde 1 civarında kalacaktır ki bu da açıkça daha düşük bir oran. İklim değişikliği, su ve hammaddelerin sınırlı oluşu gibi global düzeydeki sorunların tek bir çözümü var, o da yeni teknolojilerin geliştirilmesi ve dünya çapında yaygın hale getirilmesi. Bu sebepten ötürü çevre teknolojilerinde yüksek verimli bir sektör bizim için çok önemli.
Çevre teknolojileri, şirketler için ekonomik açıdan büyük bir fırsat. Almanya’nın burada sahip olduğu potansiyel nedir?
Almanya çevre teknolojileri ihracatı konusunda da dünya birincisi. Global düzeyde bir patlama gerçekleştiren temiz enerji üretimi piyasasında Alman firmalarının payı yaklaşık yüzde 30. Yalnızca bu alanda çalışan firmaların 2009 yılına kadar yüzde 27’lik bir büyüme gerçekleştirmesi bekleniyor. Almanya’da 2020 yılında, çevre teknolojileri sektörünün cirosu, makine ya da motorlu taşıt endüstrilerinin cirolarından daha yüksek olacak. 2030 yılına kadar Almanya’da endüstriyel üretim alanında çevre teknolojilerinin payının yüzde 16’ya yükselmesi bekleniyor, bu da 2005 yılının dörde katlanması demek.
Artık yeni bir ekolojik sanayi politikasının zamanı geldi diyebilir miyiz?
Evet, gerçekten de. Bunun için, yalnızca temel koşulları sağlamakla kalmayıp ülke çapında öncü nitelikte bir piyasa oluşması için üzerine düşenleri yerine getirerek, gelecekte global pazarda gerektiği şekilde konumlanabilmemizi sağlayacak aktif bir devlet politikasına ihtiyacımız var. Çevre politikasının bir diğer boyutu ise ekolojik anlamda adil bir yaklaşım. Hem gelecek kuşaklara karşı hem de gelişmekte olan ülkelere karşı sorumlu bir politika sürdürmek, çevreye verilen zararın sosyal etkilerini göz önünde bulundurmadan da olmaz, bizim uyguladığımız çevre politikasının doğurduğu sosyal etkenleri hesaba katmadan da olmaz.
Sizin oluşumuna önayak olduğunuz Business & Biodiversity İnsiyatifi’nin de gündeminde ekonomi ve çevrenin korunması konuları yer alıyor. İş dünyası ve biyolojik çeşitlilik gibi bir konuda bir inisiyatif oluşturmanın arkasındaki neden nedir?
İnsiyatifin ilk katılımcıları birbirinden çok farklı alanlardan ve sayıları yirmiyi bulan işletmeler. Katılımcı firmalar, başka şeylerin yanısıra, ekonomik faaliyetlerin biyolojik çeşitliliğe olan etkilerini analiz etme ve çevre yönetim sistemlerini gerektiği şekilde yeniden düzenleme yükümlülüğü altına girdiler. Eğer gelecek kuşaklar için gerekli yaşam koşullarını sağlamak üzere biyolojik çeşitliliğe yönelik uzlaşmanın amaçlarını yeniden şekillendirmek istiyorsak, iş dünyası da dahil olmak üzere toplumun tüm katmanlarını biraraya getirmemiz şart. Çünkü biyolojik çeşitliliğin korunması yalnızca etik ve ahlaki bir yükümlülük değil, aynı zamanda ekonomik açıdan da yerine getirilmesi gereken bir ödev.











