Sunday, 27.05.2012 17:17
 
 

Güncel

World

Muslim Brotherhood to face Egypt's old guard  

Business

Questioning Google's massive deletion of links  

Culture

Euphoria for Sweden in Eurovision 2012  

Portre

“Benim sorumluluğum var”

Türk asıllı Alman yönetmen Fatih Akın çevreyi korumak için çalışıyorİleri

Goethe-Institut Istanbul’un etkinlikleri

Okuma kulübü: Ekim 2011'den itibaren ayda bir, Almanca okuma kulübü  

Keşif turu: Randevu üzerine, İstanbul Beyoğlu'nda Alman İzleri  

Keşif turu - YENİ!: Başvuru üzerine, İstanbul Beyoğlu’nda Avrupai...  

Bookmarks
| |

POLİTİKA

İstikrarın formülü daha fazla Avrupa mı?

Avrupa Birliği, bugüne kadar karşılaştığı en büyük krizin yarattığı borç tuzağını aşmak için köklü yapısal bir değişim anlamına gelen cesur adımı attı. 2011 Aralığında AB Zirvesinde alınan kararlar Birlik’in sözleşmelerinde bir değişikliğe kapı açtı. Bir analiz.

Josef Janning

ALMANYA PENCERESİNDEN bakıldığında durum gayet çelişkii görünüyor: Bir tarafta rekor düzeyde ihracat rakamları, yıllar öncesindeki kadar düşük işsizlik oranları, birçok teknik dalda uzman eleman talebi, ama diğer tarafta 2011 yılına damgasını vuran “kriz” kavramı. Almanya 2011’in son günlerinde Noel panayırlarının ışıltısı içinde her zamanki mutluluğunu yaşarken “ARD”nin (Almanya’nın Birinci TV Kanalı) 8-9 Aralık 2011 tarihlerinde toplanan AB Zirvesi öncesinde yaptırdığı eğilim belirleme anketinde, Almanların yüzde 84’ünün, krizin asıl derinliğine henüz ulaşmadığı kanısında olduğu görülüyor. Almanlar Avrupa’da yaşanan krizi kendi ceplerinde hissetmiyorlar olsalar da ileri derecede endişeliler, ama kesinlikle panik içinde değiller. Bu durum Almanya için yeni; 20. Yüzyıl başlarındaki korkunç enflasyonu ve 1945 sonrası para reformunu yaşamış bir ülkenin istikrara endeksli insanlarından söz ediyoruz. Almanya’da ve AB üyesi partner ülkelerde Avrupa’nın iç entegrasyonu meselesinin algılanmasını, son yıllarda bugün yaşanan borç krizi kadar etkileyen başka bir olay olmadı.

Bu algılamaların merkezinde, süreç içinde iç içe geçen ilişkiler ve oluşmuş bulunan karşılıklı bağımlılıklar yatıyor. 2008 yılında ABD kredi sektöründen kaynaklanan mali krizin etkisiyle gelişen süreçte Yunanistan’ın ve bazı başka ülkelerin borç düzeyinin aşırı yükselmesi, Avrupa’nın yurttaşlarına karşılıklı bağımlılığın anlamını somut olarak gösterdi. Avro bölgesinin kıyısında yer alan ülkelerin aşırı borçlanması bütün bir banka sistemini altüst etme ve bu nedenle tüm bölgede ekonomiyi finanse etme olanaklarını engelleme derecesinde bir tehlike oluşturuyor. Avrupa Para Birliği borçların ortaklar tarafından üstlenilmesi yönünde bir zorunluluk (“bail-out” denen mekanizma) getirmiyor, ama görülen gerek üzerine serbest iradeyle yardım eli uzatıldı.

Durum Avrupa siyaseti açısından çözülmesi gereken varoluşsal bir soruna dönüştü. Yunanistan gibi küçük bir ülkenin iflası bile ortak para birimine duyulan güveni sarsabilir ve başka yerlerde ve sektörlerde zincirleme reaksiyona yol açabilirdi. Öte yandan soruna verilecek her tepkide, Avro bölgesinin istikrarının gerektirdiği hukuki sınırların ihlal edilmemesi de hesaba katılmalıydı. AB’nin hükümet ve devlet başkanlarının, bu süreçte uygun tepkileri bulma konusunda zorlanmalarına şaşırmamak gerekir: Ortak para birimi şimdiye kadar hiç bu derece ciddi bir zorlukla karşı karşıya kalmamıştı; verilmesi gereken tepkiler için de süre kısaydı ve gerekli meblağlar o zamana kadar sanılandan kat kat fazlaydı.

Reform zamanı

Krize verilen tepkinin ilk aşamasında amaçlanan şey, ortakların birlikte karşılama taahhüdü verdiği kaynaklarla Yunanistan’ın içinde bulunduğu acil durumda zaman kazanarak, ülkedeki, yönetimdeki ve bütçedeki yapısal zayıflıklarını giderecek reformlara yönelmesine destek vermekti. Ne var ki ne zamanın, ne de belirlenen meblağın, Yunanistan’daki krizin yönünü çevirmeye ve yayılmasını engellemeye yeterli olmadığı görülecekti. 2011 yılı içinde hükümet ve devlet başkanları, borç krizine yönelik idari kararları alıp uygulamaya yönelebilmek için sekiz kez toplanmak durumunda kaldı.

Gerilere uzanacak olursak: Ortak para birimine geçilmesinde sonra faiz oranlarının Avro bölgesindeki bütün ülkeler için düşük düzeyde tutulması, hükümetleri rahatlattı ve iç politakada tepkilerle karşılaşan yapısal reformları gerçekleştirme baskısından kurtardı. İstikrar ve büyüme konusundaki AB içi uzlaşmanın öngördüğü mekanizmaların zayıf kaldığı görüldü, özellikle de Fransa ve Almanya’nın uzlaşma kurallarını yıllarca ihlal etmelerine rağmen bir yaptırımla karşılaşmamış olmasıyla bu durum netleşti. Kurtarma paketlerinin öngördüğü yükümlülükler ve Avrupa Konseyi’nin kararları, yüksek borçlanma içindeki ülkelerde, içerideki siyasi dirençler yüzünden yeterince yerine getirilmedi. Avrupa Merkez Bankası da, noktasal müdahalelerin ötesine geçemedi, yoksa sözleşmelerle belirlenmiş özerkliğinden ve para değerinin istikrarını sağlama sorumluluğundan ödün vermek durumunda kalacaktı.

Kriz yönetiminde de Avrupa Birliği üyeleri arasında, uzlaşmanın gerekleri konusunda çatlaklar meydana geldi. Avrupa para birimi, Maastricht Sözleşmesi’nde tüm üye ülkelerin ortak projesi olarak tanımlanıyordu, ama İngiltere ve Danimarka kendileri için özel bir düzenleme yapılmasını sağladılar, İsveç de üyelik kriterlerini tamamladığında, ortak para birimine geçmedi. Bu ülkeler (ve Avro bölgesine dahil olmayan diğer AB üyeleri) krizle mücadele konusunda öncelikle İMF üyelikleri üzerinden sürece dahil oldular. Borç yükü altındaki ülkelere yardım sözü, Finlandiya’da seçim kampanyalarında popülist eleştirilere yol açtı, Slovakya Cumhuriyeti’nde bir hükümet kirizne neden oldu. 17 Avro ülkesi arasında da iki kamp ortaya çıktı. Birinci kampta, ortak devlet tahvilleri (Euro-Bond) çıkarılmasından ve Merkez Bankası’nın kredi piyasalarına daha güçlü müdahalesinden yana olanlar yer aldı ; diğer kampın çekirdeğini oluşturan Almanya, Hollanda ve Avusturya ise, borçların Birlik’e yayılması gibi bir sonuca yol açacağı düşünesiyle bu araçlara kesin tavırla karşı çıktı.

Toplam borçlanmanın genişlemesi

Avrupa bölünmüş durumdaydı ve ancak olayların zorlamasıyla uzlaşma yolunu buldu; 2010 Mayısındaki geçici istikrar mekanizmasını, ardından gelen “Avrupa Finansal İstikrar Fonu”nu (EFSF) veya 2011 Temmuzundaki, sürekli bir kurtarma şemsiyesi olarak tasarlanan “Avrupa İstikrar Mekanizması”nı (ESM) böyle anlamak gerek. Dahası, Yunanistan’ın özel sektörden alacaklılarına olan borçlarının yarısının silinmesi kararıyla krizin belini bükme kırma girişimi bekenen sonucu vermeyince, ve bu olumsuzluk, İtalyan Hükümeti’nin Brüksel’de AB Konseyi görüşmelerinde masada söz verdiği reformları Roma’da hayata geçirme konusunda devam eden zayıflığıyla birleşince, Avrupa poltikasında stratejik bir değişim de tetiklendi.

Sürmekte olan kriz, Avro bölgesindeki ülkelerin mali konulardaki formel özerkliklerini fiilen yitirmiş olduklarını ortaya koydu. Almanya da dahil hepsi 2008 finans krizinden bu yana toplam borçlarını belirgin ölçüde genişletmiş oldular ve ulusal düzeydeki hareket alanlarını yitirdiler. Eğer bu özerkliği yeniden kazanmak istiyorlarsa, ekonomi, yapısal önlem ve bütçe politikalarını birlikte şekillendirmeleri gerekiyordu. AB Komisyonu, Konseyi ve Parlamentosu’nun kararıyla ortaya çıkan altı ilkeyi ve düzenlemeyi kapsayan yeni uzlaşma metni (“Six-Pack”), istikrar uzlaşımının daha da keskinleştirilmesi anlamında geliyordu; böylece ulusal bütçeler açıklanmadan önce ulusal bütçe disiplininin iyileştirilmesi ve ihlaller karşısında yaptırımların gerektiği gibi uygulanması amaçlanıyordu. Alman Şansölyesi Angela Merkel 2011 Eylülünde, Almanya’nın daha da ileri giderek AB sözleşmelerinde reformu hedeflediğinin ve Para Birliği’ni bir Finans Birliği’ne dönüştürmekten yana olduğu sinyalini verdi. Fransa’yla birlikte hazırlanan öneriler, Avrupa Konseyi’nin 8-9 Aralık 2011 zirvesinde aldığı tarihi kararların alt yapısını oluşturdu.

Borç freni mekanizmasının ulusal mevzuata girmesi

Daha önceki kararlarla birlikte bu zirve AB’yi belirgin biçimde değiştirdi. Avro’ya dahil ülkeler daha öncekinden daha net biçimde siyesi merkeze yerleştiler; bunun bir diğer göstergesi de Avrupa Konseyi toplantısının başkanlığıyla Komisyon Başkanı fonksiyonlarının örtüşmesi oldu. Bu çakışma, bir sonraki Konsey Başkanı olacak Belçikalı Herman Van Rompuy’le de sürdürülecek görünüyor. Avro ülkeleri yeni bir karar alınana kadar, her ay hükümet ve devlet başkanları düzeyinde toplanacaklar. Sürekli istikrar mekanizması da öne çekiliyor ve tüm katılımcı devletlerin ulusal mevzuatlarına borç frenini getirmeleri öngörülüyor. Bunun da ötesinde, hedeflenen bir Birlik sözleşmesiyle, ulusal bütçe tasarılarının Avrupa organlarınca değerlendirlmesinin hukuken bağlayıcılık kazanması ve otomatik yaptırımların öngörülmesi isteniyor.

Bunun pratikteki anlamı, bütçe ve ekonomi politikalarında adım adım Avrupa entegrasyonuna doğru gidileceği; bu çerçevede sosyal politikalarda, istihdam, emeklilik ve vergi politikalarında da Avrupa düzeyindeki kararların işlev kazanması söz konusu olabilecek. Maastricht Sözleşmesi müzakeleri sırasında da hedeflenen bir şey olmakla birlikte o zaman gerçekleşemeyen şey şimdi krizin yarattığı baskıyla gündeme geliyor; üye devletler 2012’den itibaren bir “siyasi birlik” oluşması yönünde müzakelere başlayacaklar. Bundan 20 yıl önce de bu yöndeki ilk hareket Almanya’dan gelmişti. Helmut Kohl için Almanya’nın Avrupa politikasında ilkesel bir konu olan şey, Angela Merkel için koşulların etkisiyle zorunluluk halini aldı. Almanya borç kirizine dönük önlemlerle ilgili temsil ettiği temel yaklaşımları sadece büyüklüğüne ve nispi ağırlığına dayanarak kabul ettiremezdi. Avro’nun fiyaskosu durumunda, Almanya da dahil tüm AB için nereye varacağı belli olmayacak olumsuz somnuçlar doğabilirdi; zamanında önemli ölçüde Almanya’nın yaklaşımlarının yansıması olan para birliğinin, yeni sözleşmeleri öngören reformlar yönünde aktif bir stratejiyle korunması, bu koşullarda Berlin açısından anlamlı göründü. Avrupa entegrasyon sürecinden bu yana AB politikasındaki en ağır kriz, Almanya’nın temel pozisyonuna dönmesine, daha fazla hareket kabiliyeti için daha fazla entegrasyon talep etmesine yol açtı.

Son zirvede çarpıcı gelişmelere sahne olan müzakereler Avrupa politikasının genel havasını değiştirdi: 9 Aralık 2011 tarihi, 17 Avro ülkesinin entegrasyon politikasındaki kararlılığını ve 27 AB üyesi arasında mutabakat sağlanamasa bile entegrasyon yönünde yola devam etme iradesini temsil ediyor. Başka AB üyeleri de bunu böyle gördüler ve Polonya’nın da net tavrının etkisiyle konzepte dahil oldular. Zirve’nin bitiminden önce henüz beklemede olan üç ülke de Alman-Fransız inisiyatifine onay verdi, böylece sonuçta sadece İngiltere, sözleşme reformun çalışmalarının dışında kalmak istediğini göstermiş oldu. Avrupa poitikasını daha önceki evrelerinde de görüldüğü üzere, benimsenen pozisyonlara dönük inandırıcı açıklamalar, Avrupa Birliği’ni bölmedi, tersine birlik iradesini tetikledi, ama bu sefer büyük ve önemli bir üyenin dışarıda kalma kararı vermesiyle birlikte.

Kapı açık kalmalı

Sözleşme müzakeleri, bu ilkesel dönemeç alındıktan sonra da kolay geçmeyecek; sözleşmelerdeki değişikliklerin nereye kadar uzanacağı ve içeriği konusunda tarafların görüşleri arasında belirgin farklar var; müzakere sürecinde taraflar kararlarını şekillendirirken, Schengen Anlaşması’nda olduğu üzere, sonraki aşamada Topluluk müktesabatına sorunsuzca yerleştirilebilecek bir yapıyı gözetirlerse iyi ederler. Kapının açık olması gerekir, hem İngiltere için hem de bugünkü ve ilerideki diğer üyeler için, ama duraklamaya yol açması pahasına değil.

Çince’de “kriz” ve “şans” için tek kelime var; krizlerin yaratıcı potansiyeli, Avrupa düşüncesine de hiç uzak bir şey değil. Avrupa’daki borç kriziyle baş etmek için kısa vadeli adımlara ihtiyaç devam edecek ve sözleşme reformu müzakeleri sürerken bu yönde yeni kararlara da gerek olacak. Reform bahsinde de yapılmak istenenlerin, üye ülkelerdeki Avrupalıların aklına yatması gerekiyor. Bunun için de bu yöndeki bir politikanın sunacağı şansların gösterilmesi ve anlaşılır kılınması gerekli. Avrupa’nın ihtiyacı olan diğer bir şey de, vatandaşla devlet arasındaki, bireysel yararla ortak çıkar arasında gelişecek yeni bir ilişki; krizin odağında çok daha da sorunlu hale gelen bir konu olarak, siyasi partilerin sorumluluk açısından gösterdikleri zaafı ve devlet yönetimlerinin başarısızlığını aşmanın yolu buradan geçiyor. Burada da Avrupa’ya bir görev düşüyor: Topluluk’un elindeki araçlarla, Birlik içinde yer yerde etkili ve demokratik meşuriyeti olan hükümetlerin iş başına gelmesine katkı yapmak.///

Siyasetbilimci ve Avrupa uzmanı olan Josef Janning, Brüksel’de bir think thank kuruluşu olan “European Policy Centre”in (EPC) araştırmalar birimi başkanı.

15.12.2011
Bookmarks
| |