Sunday, 27.05.2012 17:11
 
 

Güncel

World

Muslim Brotherhood to face Egypt's old guard  

Business

BMW manager: 'We cannot simply import to China'  

Culture

Euphoria for Sweden in Eurovision 2012  

Portre

“Benim sorumluluğum var”

Türk asıllı Alman yönetmen Fatih Akın çevreyi korumak için çalışıyorİleri

Goethe-Institut Istanbul’un etkinlikleri

Okuma kulübü: Ekim 2011'den itibaren ayda bir, Almanca okuma kulübü  

Keşif turu: Randevu üzerine, İstanbul Beyoğlu'nda Alman İzleri  

Keşif turu - YENİ!: Başvuru üzerine, İstanbul Beyoğlu’nda Avrupai...  

Bookmarks
| |

Duvar sonrasının edebiyata yansıması

Değişim zamanının edebiyatı

Duvar’ın yıkılışının Alman edebiyatı açısından önemi nedir? Birleşme edebiyata ne kadar malzeme sunuyor? “Geçiş döneminin büyük romanı” için yeterli mi? 9 Kasım 1989’dan yirmi yıl sonra bunlar daha belirginleşiyor

Jörg Magenau

Hans-Ulrich Treichel 9 Kasım 1989 günü diş doktoruna gitmişti. Ertesi gün için ajandasına bir Gottfried Benn semineri notu düşmüş, bu seminerin, yapılmış olduğundan da kuşkusu yok. Görev sorumluluğu. Ajandası olmasa bu tür küçük ayrıntıları hatırlayamayacak. Marcel Beyer o günle ilgili olarak edindiği ilk arabasını hatırlıyor. Ulrike Draesner Münih’te doktora tezini yazma uğraşı içindedir ve olayı, ilk “Trabi”ler (Doğu Almanların simge otomobili) Münih’e vardığında öğrenir. 1984 yılında Doğu’dan Batı Berlin’e geçmiş olan Katja Lange-Müller bir okuma günü daveti için seyahattedir ve akşamı olaylardan bihaber Bochum’da bir otel odasında geçirir. Alman yazarlar, en azından Batıdakiler Almanya’da bu “gecelerin gecesi”ni çoğunlukla kaçırmışlar. 9 Kasım onlarsız cereyan etmiş. En azından “Duvar’ın Yıkıldığı Gece” isimli antolojiye göre durum bu. Yazarların o günle ilgili anılarını toplayan antoloji böyle söylüyor.

O dönemde gençlik çağlarını yaşayan örneğin Jochen Schmidt, Uwe Tellkamp veya André Kubi­czek gibi Doğu Alman yazarlarsa, o sırada Doğu Almanya’nın Ulusal Halk Ordusu’nda talimdedirler ve tarihsel duvar dansçılarının arasında bulunamazlar. Onların dışarıdaki yaşıtlarının olayları nasıl yaşadığı da biraz karışıktır. Duvar’ın yıkılmasıyla devrimcilerin tarih yazıcılığı da sarsıntıya uğramış, tarihin öznesi meselesinde kafalar karışmıştır. Kendilerinin da şaşkınlıkla izlediği gibi, bir şeyleri harekete geçirebilmişler ama bunu idrak edene kadar bu etkinin geçip gittiğini görmüşlerdi. Daha sonra dünyaya gelenler içinse Duvar hikayeleri biraz masalımsı havaya büründü. Somut tarihsel bir olay zamanla geçmişi içine gömülüyor ve giderek mitsel özellikler kazanmaya başlıyor. Dillere yerleşmiş olan, ama çok da isabetli olmayan muğlak ifade “Duvar’ın yıkılması” olayları gerçek dışı bir düzleme itiyor. Belki yorgunluktan, belki konunun tüketilmişliğinden bu adlandırma gelip yerleşti: “Duvar’ın yıkılışı” kavramında, yıkan bir özne olduğu gözden kaçıyor.

Düşününce, aslında tasavvuru ne kadar zor, ne kadar tuhaf bir dünya: Bir duvarın ikiye böldüğü bir kent. Sınırı kaçak geçmek isterken kurşunlanan insanlar. Duvar’ın üstünde dans. Ellerinde murç ve çekiçle “Duvar kakanlar”. Sınırın açılışıyla ilgili açıklamasında elindeki kağıdı okurken takılan Doğu Alman devletinin temsilcisi de, olan biteni kendisinin de anlamakta zorlandığı görüntüsüyle, mitsel figürlere katılıyor. “Almanlar ve Mitleri” kitabıyla geçtiğimiz günlerde Leipzig Kitap Fuarı Ödülü’nü alan siyaset bilimci Herfried Münkler, 1949’da Federal Almanya Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra Almanların kimliklerinin kurucusu bir mitleri olmamasının eksikliğine işaret ediyor kitabında. Duvar’ın yıkılışının yeni Almanya için bu boşluğu doldurabilecek bir şey olabileceği görüşünde. Geçmişin öykülenmesinde öne çıkan edebiyat burada önemli bir yere sahip.

Gazetelerin kültür sayfalarında yıllarca sabırsızlıkla beklenen şey olmadı, “yeni döneme geçiş”in büyük romanı bir türlü yazılamadı. Bu gruba sokulabilecek kitapların sayısının ne kadar çok olduğu da bir şeyi değiştirmedi, beklemeye devam edildi. Dikkat çeken birçok kitap da, örneğin Annett Gröschner’in “Moskauer Eis” (Moskova Soğuğu), Christoph Hein’ın “Landnahme” (Fetih), Kurt Drawert’in “Spiegelland” (Aynada Yansıyan Ülke) veya Jens Sparschuh’un “Zimmerspringbrunnen” (Odadaki Fıskiye) kitapları değişim romanları olarak algılanmadı. Ancak şimdilerde, son dört beş yıldır beklenti havası dağılıyor ve bu sayede edebiyat daha rahat soluk alacak ortamı buluyor.

Bu arada yazılan bazı kitaplar, geçiş döneminin büyük romanı olma ihtiyacı duymadan 1989’la ve sonrasıyla gayet doğal biçimde bağlantı kurdu: Julia Schoch’un ince romanı “Mit der Geschwindigkeit des Sommers” (Yaz Mevsiminin Hızı” bunun güncel bir örneği olarak anılabilir. Tarihin sayfaları arasına karışan Doğu Alman devletine bir requiem olan roman, Mecklenburg’ta küçük bir kentte geçiyor; kent bir zamanlar Ulusal Halk Ordusu’nun mekanlarındandır ve anlatıcının kız kardeşi burada bir askere aşık olmuştur. Şimdi New York’ta intihar etmiştir; anlatıcının, kız kardeşinin geçmişinin izini sürmesinin nedeni de budur: Bir zamanların tek düzeliğinin yerini özgürlüğün yarattığı aşırı belirsizlik almıştır. Anlatıcı geçmişten bugüne uzanan köprüyü bu gerilim üzerine kurar.

1995 yılında Thomas Brussig’in “Helden wie wir” (Bizim Gibi Kahramanlar) değişimin ilk romanı olarak sevinçle karşılandığında 9 Kasım’ın üstünden çok geçmemişti henüz. Brussig, tarihsel anın coşkusunu ve onu izleyen ideolojik yaklaşımları alaycı ve iğneleyici bir ironiyle ve tende hissedilir biçimde anlatıyordu. Duvar’ın yıkılışını ucube bir olay olarak groteskleştiriyor ve devrimi, aklın sonradan gelmesi olarak sunuyordu. 2009’a geldiğimizde Angelika Klüssendorf, devrimci anın erotik havasını, çarpıcı yönlerinden ziyade psikolojik düzlemde anlatıyor. 1958 yılında Batı Almanya’da doğan, 1961’de Doğu Almanya’ya giden ve orada büyüyen, 1985’te tekrar Federal Almanya’ya göçen yazarın öykülerini topladığı kitabın adı “Amatörler”. Yalınlığı ve açıklığıyla etkileyici bir üslubu yansıtan öyküler, Doğu-Batı Alman ilişkilerine bağlılık sergiliyor ve 1989 Güzünden Alman Birliği’nin kutlandığı 3 Ekim 1990’a ve 1990’lı yılların içlerine kadar uzanıyor. Birleşme süreci, her seferinde tekrar başa sarılan öykülerde bir ikilinin karşılaşması olarak anlatılıyor. Erkekler hep Batılılar’dır. Diş hekimidirler, televizyoncudurlar veya Jaguar kullanan ensesi kalınlardır. Bu çiftlerden biri o efsanevi 9 Kasım günü doğrudan Duvar’ın tepesinde karşılaşır. Adam Batı tarafından Duvar’a tırmanır, kadın da Doğu tarafından, yukarıda en doğal şey gibi birbirlerini öperler ve birbirlerine telefon numaralarını verirler. Bunu izleyen aşk öyküsüyse yanlış anlamalarla ve yabancılıklarla dolu, ama yazarın da düşündüğü gibi, Doğu-Batı Alman yakınlaşmasının sempatik yönleridir bunlar. Angelika Klüssendorf, Duvar’ın yıkılışını, bir türlü kavuşamayan kral çocukları temasını işleyen masalların yeni versiyonu şeklinde anlatıyor.

Değişim romanlarının en kapsamlısı ve belki de en önemlisi Ingo Schulze’nin “Neue Leben” (Yeni Yaşam) adlı romanı. DAC’nin sona erişine gerekli mesafeden bakabilmek için 15 yılın geçmesi gerekiyormuş demek ki. Schulze 1989 yılını, mektuplar yazan anlatıcısı Enrico Thürmer’in yaşam öyküsü içinde bir değişim yılı olarak sunuyor. Thürmer sahne yönetmeni olarak çalışmaktadır, sonrasındaysa kendini bir ilan gazetesi çıkarırken bulur. İşi dil olan biri hesap kitabın ve kar, zararın adamı olur. Kendisi planlamadan başına gelen bir şeydir bu. İnsanları ve yaşamlarını sahneye koyan değişimdir. Ne garip ki romanın 1989 Güzündeki olayları anlatan kısımları en sıkıcı yerler. Belki de bu günlerle ilgili çok şey okunmuş olmasından ve Ingo Schulze gibi büyük bir anlatıcının bile artık pek şaşırtıcı bir şey çıkaramamasından dolayı. Leipzig’deki “Pazartesi Gösterileri” veya “Yuvarlak Masa” buluşması gibi tarihe geçmiş motifler de fazlasıyla bildik ve tüketilmiş olduklarından bir romanı ateşlemekten uzaklar. Edebiyat açısından daha verimli olan tercih, günlük siyasetin sakız gibi çiğnenmiş konularından uzak durmak. Ingo Schulze’nin 2008’de yayınlanan “Adam und Evelyn” (Adem ile Havva) adlı kitabı bunu çok zarif biçimde sergiliyor – Batı’ya kaçışı cennetten çıkışla sonuçlanan bir eylem olarak işleyen hafif melodili bir capriccio tarzında. Peki cennet neresidir? Gerçekten de Batı’da mıdır cennet? Yoksa cennet denen şey, DAC’de yaşayanların daha iyi bir yer olan Batı’ya gitme hayali midir? 1989’la birlikte bir anda son bulan bu özlemin asıl cennet olduğu düşüncesini benimsiyor Schulze de. Batı’ya kavuşmayla birlikte aşkınlığın yittiğini, ayakların suya erdiğini söylüyor Schulze.

Geçiş zamanının şimdilik son romanı Uwe Tellkamp’ın “Der Turm”u (Kule). Geçen yıl Alman Kitap Ödülü’nü alma başarısını gösteren Tellkamp’ın romanı DAC’nin son yıllarını, Dresden’in villalar semti “Weißer Hirsch”te yaşayan köklü ve kültürlü bir ailenin penceresinden anlatıyor; keman konçertoları ve klasik edebiyatın dünyasında kendilerini DAC’nin siyasi gündeminden uzak tutan ailenin konumunda, bu toplumun genelindeki bezginliği, sahtekarlığı ve ahlaki tutumu, korkaklığını ve cesaretini, ve de kenarda durmak istendiğinde de ihtiyaç duyulan uyum için başvurulan taktik manevraları gözler önüne seriyor. 1989 Güzüne, “tarihin tekerleğinin döndüğü o an”a gelindiğinde son buluyor roman. Kader anlarının çanları çalmaktadır, ama uzaktan kulağa çalınan seslerin ötesine geçmeden. Muhtemelen Tellkamp bir klişeye kapılmaktan çekindi. Belki de Duvar’ın yıkılışı bir sanrı nöbetiydi ve belki anlatılmaya değer bir şey değildir. Ancak sonrası tekrar ilginçleşiyor. Ama o da artık başka bir şeyin öyküsüdür.

25.03.2009
Bookmarks
| |