Sunday, 27.05.2012 16:58
 
 

Güncel

World

Muslim Brotherhood to face Egypt's old guard  

Business

BMW manager: 'We cannot simply import to China'  

Culture

Euphoria for Sweden in Eurovision 2012  

Portre

“Benim sorumluluğum var”

Türk asıllı Alman yönetmen Fatih Akın çevreyi korumak için çalışıyorİleri

Goethe-Institut Istanbul’un etkinlikleri

Okuma kulübü: Ekim 2011'den itibaren ayda bir, Almanca okuma kulübü  

Keşif turu: Randevu üzerine, İstanbul Beyoğlu'nda Alman İzleri  

Keşif turu - YENİ!: Başvuru üzerine, İstanbul Beyoğlu’nda Avrupai...  

Bookmarks
| |

Jürgen Habermas

Şimdiki zaman felsefecileri arasında Jürgen Habermas kadar uluslararası düzeyde tanınmış başka felsefeci yok Almanya’da. Büyük düşünürün 80. yaşında bir portresi

Thomas Assheuer

Atmışlı yıllarda Jürgen Habermas’ı okuyan öğrenciler kitapları sıraların altına saklama ihtiyacı duyarlardı. Bugünse Habermas metinleri okulların okuma programlarının bir parçası. Onun temel kavramlarını öğrenmemiş bir öğrenci açık veriyor demektir. Daha yaşarken klasikler arasına girerek bu düzeyde bir kabul görmek çok az felsefeciye nasip olmuştur. Aslında bunun olumsuz bir tarafı da var. Zira klasik deyince şu kural geçerlidir: Düşünürün formülleri bilinir ama onu ateşleyen düşünsel çıkış noktası unutulmuştur.

Jürgen Habermas söz konusu olduğunda, onun düşünsel çıkış noktası son derece net, ama yine de bunu metinlerinden bulup çıkarmak okur için kolay değil. Kimi zaman bu bağlantı akademik nesnelliğin getirdiği mesafeli anlatımın arkasında kalıyor, kimi zaman da uzayıp giden argümanlar dizisinin içinde kayboluyor. Ama baştan itibaren, hatta onun öğrencilik yıllarındaki yazılarında bile net biçimde saptanabilen bir çıkış noktası var. Çok basitleştirilmiş biçimde ifade edecek olursak: İnsanlık tarihine bakıldığında bir şiddet tarihi, akıl almaz bir biçimde şiddetin yinelenip durduğu bir tarih görürüz. Buna karşın bir tür sosyal evrim de söz konusudur; bu da iktidar ve şiddeti uygarlıkla sınırlama ve belki günün birinde tümüyle ortadan kaldırma olanağı sunuyor. Uygarlaşmanın aracı, insanın sahip olduğu dildir, zira her konuşma “karşılıklı anlaşma telosunu” (asli amacı) içinde barındırır. İletişim, dünyadaki savaş haline ara verilmesidir.

Bu düşüncelerin arkasında Alman felsefe tarihinin idealist damarının izlerini sezenler yanılmış olmazlar. Habermas yirmili yaşlarının başlarında henüz bir öğrenciyken Romantik dönemin idealist filozoflarından Schelling’in metinlerinde etkileyici bir düşünceyle karşılaşmıştı. Onun bugün de hayranlıkla andığı bu düşünceyi Schelling şöyle ifade ediyordu: “Tanrı baba” yaratıcılık işinden elini çekti ve bu alanı insana bıraktı. Ama bir şartla: Kendilerine özgürlük bahşedilen varlıklar, özgürlüklerini doğru biçimde kullanmakla yükümlüler. Tanrı’nın onlara özerklik verdiği sırada sunduğu saygı düzeninin aynısını dilin aracılığıyla kendi aralarında yaratmalılardı. Tanrı’yla yapılan bu akdi bozanlar yine “günah” işleyeceklerdir.

Varoluşçu filozof Heidegger’in ve antropolog Gehlen’in düşünce dünyasından gelen Habermas doktora tezini Schelling üzerine yazdı ve onun bakışına çarpıcı bir yeni yön verdi. Marks’ın erken dönem yazılarıyla, Schelling’in “günah kavramı” üzerine konuşması arasında köprü kurdu ve Marks’ın toplumsal eleştirisi sayesinde Schelling’in düşüncesine son derece elle tutulur, son derece materyalist bir içerik kazandırdı. İnsanlar arası ilişkiler dilin sunduğu koşullar üzerinde tahakküm kurduğunda bir günah işlenmiş oluyordu – yani “yaratıcının serbest bıraktığı varlıklar” karşılıklı anlaşma yolunu değil de tarihte sık rastlandığı üzere şiddeti, iktidar ilişkilerini seçtiklerinde.

Tabii ki filozoflar edebiyatçı değildir, yani kendilerini “ateşleyen” güdülerini açık seçik ortaya koymak ve spekülatif cüruflardan ayıklamaları gerekiyor, ancak bu şekilde düşüncelerini açıklıkla anlatabileceklerdir aydınlanmış kitlelere. İşte Habermas da bütün çalışmasını bu yönde geliştirdi. Bilimin soğuk eliyle giriştiği uğraşta, dilin, Babil Kulesi’ni yıkan Tanrı’nın insanlığa saldığı kargaşadan ibaret olmadığını, iktidarı maskeleyen bir silahtan öte bir şey olduğunu kanıtlamaya çalıştı. Onun karşı formülü şuydu: Dilin dokusunu yeterince uzun süre ışığa karşı tutup içini görmeye çalışan, dili yeterince merakla inceleyen biri sonunda dilin bir diğer özelliğini keşfedecektir; dilin içinde hakikatin aranmasını yansıtan bir gereklilik olduğunu, çok kez göz ardı ettiğimiz, ama hiçbir zaman tümüye yok edemediğimiz bir kural olduğunu görecektir. Kelimelerle insan yalan söyleyebilir ve tahakküm kurabilir; ama tümüyle hile ve desiseden oluşan bir dil söz konusu olamaz. “Çarpıtılmış, tam anlamıyla patolojik bir iletişimde bile bir gerçek arayışının sert çekirdeği mev­cuttur”.

Habermas’ın ortaya koyduğu bu çabanın; Schelling üzerinden geliştirilen, Marks’la zenginleştirilen ve dilbilimin araçlarıyla güçlendirilen bu iletişim felsefesinin atmışlı yıllarda teori açlığı içindeki entelektüeller üzerinde nasıl bir patlama etkisi yarattığını tahmin etmek zor değil. Nitekim Habermas’ın fikrini tam da onun kastettiği yönde anladılar: radikal bir demokrasi ve radikal bir eleştiri olarak. “Kamuoyu”nun, fikir ve ifade tekellerinin kontrolünde olduğu, lobicilerin manüpülasyonuna açık olduğu ve siyasetçilerin manevralarının kurbanı olduğu yerde demokrasi yara almaktaydı. Aynı şekilde, irade oluşturmadan bir körlük içinde kendilerini ilerlemenin mecrasına, – Habermas’ın 1968 tarihli bir incelemesinin başlığında yer aldığı gibi – “İdeoloji ve Teknik Olarak Bilim”e bırakan demokrasiler de yaralıydı.

O dönemlerde Habermas’ın yazılarında çok sık “tahakkümsüzlük” kavramı geçiyordu; düşünür, eşitlikçiliğin insanda nesnel bir karşılığının olacağı fikrini izliyordu. Bugünse kitaplarında başka bir şey, bir “kültürel tutuculuk”, daha dikkatli ifade edersek derin bir iki yönlülük, içsel bir çelişki daha fazla öne çıkıyor. Habermas, modern toplumların demokratik süreçler geliştirdiği ve iletişimsel akla dayalı özgürlük alanlarını içerdiğini düşündüğü için bu toplumlara bir taraftan hayranlık duyuyor. Ama aynı zamanda modern toplumlar, geliştirdikleri işlevsel özerk yapılarla maksadı aşan iktidar olanakları yarattıkları için korkulması gereken formasyonlardır. Piyasanın kapitalist çıkarlarıyla demokrasinin özerkliği çatışma halindedir.

Bu düşüncelerin izlediği kanallar devasa bir kavşakta, düşünürün “İletişimsel Eylem” baş­lığını taşıyan iki ciltlik çalışmasında (1981) kesişiyor. Habermas’ın bu başyapıtı, onun da mirasçısı olduğu düşünce geleneğini temsil eden “eski” Frankfurt Okulu’nun karamsarlığından uzaklaşma olarak nitelendi haklı olarak. Ama burada da bir içsel yarılma söz konusu. Kapitalizmin nefes kesen dinamiği toplumu ileriye taşıyor. Ama bu karmaşık “sistemler” aynı zamanda bir tehdidin de kaynağı. İnsanların gündelik yaşamı (Habermas’ın kavramıyla “yaşam dünyası”) bu sistemlerin kuşatması altında – kapitalizmin yararcı bakışı, sezgiyle yaşatılan gelenekleri dışarıda bırakıyor ve bu yaşam alanını, siyaset öncesi bir evreye, özel yaşama ve aile içi alana hapsediyor. Diğer deyişle modernite kendi içinde bir çelişki barındırıyor. Geliştirdiği sistemler insanları maddi varlık kısıtlamalarından kurtarıyor; ama öte yandan gündelik yaşamın doğal sonucu değiller veya adeta “sömürgeci efendiler” gibi yaşamın köklü biçimlerine sirayet edip oraları metalaştırıyor, bürokratikleştiriyor ve bilimselleştiriyorlar.

Günümüz koşullarına aktarıldığında bunun anlamını şöyle tercüme edebiliriz: Ekonominin yaşamı sömürgeleştirmesinin gerisinde, toplumu beşikten mezara kadar bir kar merkezi olarak tasarlama isteği yatıyor. Aynı şey üniversiteleri “verimliliğe” tabi kılmayı amaçlayan değişimde de söz konusu. Eğer bir gün biyoloji bilimleri, “eskinin özneleri”ni genetik değişime uğratmayı başarırsa ve lego figürleri gibi insan parkında yerlerini almalarını sağlarsa, bu durum bilimsel mantığın yaşam dünyasını alt etmesi olacaktır.

Onun yapıtı ışıldayan bir özgürleşme vaadi içeriyor

Jürgen Habermas’ın dünya çapındaki akademik ünü ve etkisi belki tam da günümüz dünyasına bakışındaki bu kuşkuculuktan kaynaklanıyor. Modernitenin temelinde yatan anlayışı koşulsuz benimseyen Habermas’ın yapıtı ışıldayan bir özgürleşme vaadi içeriyor ve coşkulu bir savunuyla hukuk devletine ve demokrasiye sahip çıkıyor. Aynı zamanda Romantik anlayıştan beslenerek kardeşliği ve insanlar arası anlaşmayı vurguluyor. Bu özelliğiyle de, piyasa mantığına uygun kurtuluş reçetelerine, mutluluk içermeyen bir rasyonalizme, içi boş özgürlüğün ve hayata anlam katmayan ilerlemenin iç karartıcılığına karşı duyarlı kalıyor.

Habermas’ın seksenli yıllardaki kurtarıcı formülü, “kendi içinde kan kaybeden moderniteyle barışıklık”tı; bu anlamda da kapitalizm ve demokrasi, bilim ve sanat arasındaki sarkaç yeni bir dengeye oturtulmalıydı. Radikal sol için bu formül fazla mazbuttu; muhafazakarlarsa, solculuğunu açıkça ortaya koyan bu düşünüre açık bir nefretle karşı çıktılar ve Habermas’ı terörizmin manevi destekçisi diye suçladılar. Ama bu kavga geçmişte kaldı. Bugün Ernst-Wolfgang Böckenförde gibi bir muhafazakarın neo liberalizmle, piyasanın hukuka dayalı demokrasi karşısındaki hükümranlığıyla nasıl bir hiddetle hesaplaşma içine girdiğini okuyan biri, bütün o geçen dönemde o yaralayıcı kapışmaların niçin yapıldığını soracaktır – vereceği yanıt belki de, Habermas’ın ülkeyi o kavgayla kaynaştırdığı ve bu arada rakiplerinin argümanlarını de değiştirmeyi başardığı sonucunu çıkaracaktır. Habermas, kolektif bilinçte kendi çığırını açmıştır; Federal Almanya’nın manevi fizyonomisini onun kadar belirleyen bir başkası yoktur ve yeni Almanya girdiği güzergahını önemli ölçüde ona borçludur.

Jürgen Habermas: Yaşam öyküsü

Jürgen Habermas, 18 Haziran 1929’da Düsseldorf’ta doğdu, Göttingen, Zürich ve Bonn kentlerinde felsefe, psikoloji, Alman dili ve edebiyatı ve ekonomi dallarında öğrenim gördü. 1956 yılında Frankfurt/Main’da Sosyal Araştırmalar Enstitüsü’nde araştırma görevlisi oldu. Marburg’ta Wolfgang Abendroth’un danışmanlığında doçentlik tezini tamamladıktan sonra Hans-Georg Gadamer onu Heidelberg’e çağırdı. 1964’te Frankfurt/Main’da felsefe ve sosyoloji dalında profesör oldu. Solcu öğrenciler, hızlı yükseliş gösteren bu akademik yıldızı entelektüel önderleri olarak benimsediler. 1971-1980 yılları arasında Starnberg’teki Max Planck Enstütüsü’nün müdürlüğünü yaptı (bu enstitünün ilgi alanı bilimsel-teknik dünyada yaşam koşullarının araştırılmasıydı). 1980’de Adorno Ödülü töreninde “Modernitenin Tamamlanmamış Projesi” başlıklı konuşmasıyla post modernlik ve post yapısalcılık üzerine uzun süren bir tartışmayı da ateşledi. Alman tarih biliminin önemli simalarından Ernst Nolte’nin tarihi çarpıttığına ilişkin tezleriyle 1985’te Alman tarihine

yaklaşımda yeni bir tarih tartışması başlattı.

09.07.2009
Bookmarks
| |