Sunday, 27.05.2012 16:54
 
 

Güncel

World

Muslim Brotherhood to face Egypt's old guard  

Business

BMW manager: 'We cannot simply import to China'  

Culture

Euphoria for Sweden in Eurovision 2012  

Portre

“Benim sorumluluğum var”

Türk asıllı Alman yönetmen Fatih Akın çevreyi korumak için çalışıyorİleri

Goethe-Institut Istanbul’un etkinlikleri

Okuma kulübü: Ekim 2011'den itibaren ayda bir, Almanca okuma kulübü  

Keşif turu: Randevu üzerine, İstanbul Beyoğlu'nda Alman İzleri  

Keşif turu - YENİ!: Başvuru üzerine, İstanbul Beyoğlu’nda Avrupai...  

Bookmarks
| |

Almanya’dan yeni filmler

Şimdi sinemalarda

Hayatın anlamını arayış yolculuğundan, dondurucu bir tırmanış dramasına: Şimdi dünyanın her ­köşesindeki sinemaseverlerin merakla beklediği Alman yapımları gösterime giriyor. İşte bu ­filmlerden birkaç örnek

Wim Wenders

Palermo Shooting

Müzisyen bir oyuncu. Bu hem sinemaseverler hem de eleştirmenlerin temkinle yaklaştıkları bir rol değişimi. Wim Wenders, buna rağmen bu son filminde bu riske atılmış ve başarılı da olmuş. Sanatsal kimlik bunalımı üzerine filmleştirilmiş bu meditasyonda, Alman punk-rock grubu “Die Toten Hosen”in solisti Campino kamera karşısına geçmiş. Şarkıcı, bir başrol oyuncusunun nasıl hareket etmesi ve az metinle çok şey anlatması gerektiğini iyi biliyor. Kamera ne zaman onun yüzüne çevrilse, oynadığı karakterin başlangıçta depresif, sonraları gitgide gevşeyen yüzüyle karşılaşıyor. Bu güne kadar hiçbir Wenders filminde alışık olmadığımız şekilde tek bir yüze odaklanılan bu filmde mükemmel bir ekip çalışması yakalanmış. 62 yaşındaki Alman yönetmenin son filminde, sadık hayranları için de keşfedilecek yeni şeyler var. Elbette tanıdık birçok şeyin yanı sıra. Bunlardan biri de incelikle oluşturulmuş soundtrack. Wenders; Nick Cave, Portishead ve Lou ­Reed gibi isimlerin şarkılarından oluşan 27 parçalık bir seçki yapmış. Bu şarkılar, filmde Düsseldorflu moda fotoğrafçısı Finn’in (Campino) her başı sıkıştığında sığındığı birer barınaktır. Ancak kulaklıklarını takınca huzur bulur. İşi onu tüketmektedir. Gündüzleri spor arabasıyla oradan oraya koştururken geceleri, gördüğü kabuslardan ter içinde uyanır. Bu bitik adamın ters yönden gelen bir sürücü yüzünden zor atlattığı trafik kazası ve ardından girdiği kimlik bunalımı, onun Palermo’ya kaçmasına neden olur. Hayatın anlamını ararken elinde eski kamerasıyla bu tablovari şehrin sokaklarını arşınlar. Burada onu aşık olacağı güzel bir restoratör (Giovanna Mezzogiorno) beklemektedir. Bu kadın Finn’in şansı, hayattan yeniden tat almasını sağlayabilecek kişidir. Fakat arayış içindeki bu adam aynı zamanda takip edilmektedir. Gizemli bir tip, kapüşonlu biri adım adım onu takip etmektedir. Elinde oku ve yayıyla bir şekilde tüm fotoğraflara girmeyi başarmaktadır. Bu aslında Dennis Hopper tarafından canlandırılan ölümün ta kendisidir. Aşk, hayat ve ölüm – Wenders (yine) felsefi bir yolculuk filmine imzasını atmış. Bu kez izleyicileri ­içsel bir yolculuğa çıkarıyor, ruh hallerini ­yakalamak konusundaki üstat. Günümüz filmlerinin pek azı “Palermo Shooting”de (Palermo’da Yüzleşme) görselliğinin yaşattığı keyfi yaşatabilir. Kokuşmuş moda dünyasında soğuk bir estetik, İtalyan güneşinin altında ise hayat yüklü görüntüler. Filmin zayıf bir noktasıysa sonunda hep beylik laflara dönüşen diyaloglar. Özellikle de filmde kahramanın telefonundaki “23 cevapsız arama” ifadesi üzerine, en son ne zaman hayata karşı bir cevabı olduğuna ilişkin karanlık düşüncelere daldığı bölüm. Wenders izleyiciler için işleri hiçbir zaman kolaylaştırmadı, ama bu tam da ona özelliğini veren şey.

Uli Edel

Baader-Meinhof-Kompleks

Bugüne kadar Almanya’da henüz gösterime dahi girmeden üzerinde bu kadar ateşli tartışmalar yürütülen “Baader-Meinhof-Kompleks” gibi çok az sayıda film olmuştur. 1970’lerde Almanya’yı çok ciddi ölçüde etkileyen radikal sol örgüt Kızıl Ordu Fraksiyonu’nun (RAF) estirdiği terörü bir sinema filmine dönüştürerek beyaz perdeye taşımak mübah mıdır? Hem de aksiyon sahneleriyle bezeyerek ve bugüne kadar hiçbir Alman filminde görülmemiş bir yıldız kadrosuna yer vererek? Yapımcı Bernd Eichinger ve yönetmen Uli Edel’in bu soruya cevabı Evet. Bu ikili Almanya’da savaş sonrası tarihinin bu dönemine ışık tutmaya karar vermişler. Ortaya çıkardıkları iş ise takdire şayan olmasının yanı sıra o döneme hakim olan devrim romantizminden de uzak. Etkileyici bir yoğunlukla terörün dehşetini yansıtmayı başarıyorlar. Daha önce “Wir Kinder vom Bahnhof Zoo” ve “Letzte Ausfahrt Brooklyn” filmlerine başarıyla imza atan ikili, RAF üzerine çekilmiş önceki filmlerden farklı bir yol tutuyorlar. Bu filmlerde daha ziyade eylemciler ön planda yer alırken “Baader-Meinhoff-Kompleks”te eylemlerin kendisi üzerine yoğunlaşılıyor. Film, açık ve doğrudan terörün, kurbanlar açısından ne ifade ettiğini gösteriyor. Spiegel Dergisi’nin eski editörlerinden Stefan Aust’un araştırmaları ve taslakları doğrultusunda hazırlanan senaryo, hayal ürünü yaklaşımdan arınmış bir şekilde on yılın kronolojisini iki buçuk saate ve beyazperdeye sığdırıyor. Yönetmen Edel bu belgesel malzemeyi kurguya ustalıkla yedirmiş. Bu filmle RAF mitosundan geriye hiçbir şey kalmıyor.

Philipp Stölzl

Nordwand

Sürükleyici olaylar dizisi, mükemmel oyuncular, fantastik doğa çekimleri; bir de dağın zirvesinden dondurucu rüzgar estiğinde sıcacık sinema salonundaki koltuklarında içi titreyen izleyiciler: Kısacası “Nordwand” (Kuzey Duvarı) seyirciyi alıp götüren bir macera filmi. Film, Alpler’in Eiger zirvesinin “Ölüm Duvarı” olarak da anılan zorlu kuzey duvarına ilk tırmanış denemesinin öyküsünü işliyor. Yönetmen Philipp Stölzl bugüne kadar ismini, aralarında Madonna’nın da yer aldığı müzisyenler için çektiği müzik videoları ve reklam filmleriyle duyurmuştu. Fakat 41 yaşındaki yönetmen, bu ikinci uzun metrajlı filmiyle sinema dünyasına giriş biletini kazandı. Filmde Benno Fürmann ve Florian Lukas tarafından canlandırılan iki Alman dağcının, Hitler’in propaganda oyuncağı haline gelen meşhur Berlin Olimpiyatları’nın düzenlendiği 1936 yılında gerçekleşen tırmanışlarının tarihi gerçeklere dayanan öyküsü konu ediliyor. İkili zirve yolunda Avusturya ekibiyle rekabet halindeyken, havanın aniden bozması ve gerçekleşen bir yaralanma sonucu, iki taraf ortak yaşam savaşı veren bir takım haline geliyor. Kısmen belgesel bir nitelik taşıyan bu drama, çivili tırmanış ayakkabıları, yün eldivenler, kendir halatlar gibi tarihi ekipmanlarla, filmde resmedilen sıkıntıların bir kısmı da gerçekten yaşanarak çekilmiş. Elbette filmde, Kuzey Duvarı’na tırmanışı bir prestij projesi haline getiren nasyonal sosyalizm de konu ediliyor. Özellikle de o dönemdeki yerini, günümüzde sinemada da estetik bir tema olarak koruyan bir “tırmanış öyküsü” çerçevesinde. İki yanı uçurum olan bir güzergah. Stölzl özellikle de Nazi döneminde tırmanış sporuna yüklenen ideolojik değere ve öneme odaklanıyor. Elbette iki dağcının sempatik ve Nazi karşıtları olarak verilmesi, onların karşı kutbuna ise – Ulrich Tukur tarafından mükemmel canlandırdığı – dönemin Nazi sempatizanı, yağlı suratlı sansasyon gazetecisinin konması düşünülünce film tarihi gerçekler bakımından biraz basit kalıyor. Ama Stölzl filminde asli olarak insanın doğaya karşı mücadelesini resmediyor. Ve sonuç olarak film kahramanlık rüyalarının parçalanması ve tüm beklentilerin tersine dönmesiyle sonuçlanıyor. Stölz, acıma duygusuna fırsat tanımıyor.

Christian Schwochow

Novemberkind

Bu film Baden-Wüttemberg Film Akademisi için çekilen bir bitirme ödevi, dolayısıyla bir ilk eser. Yönetmen Christian Schwochow’un hikayesini böylesine yetkin, etkileyici karelerle ve mükemmel oyunculuklarla bezeyerek ortaya koyabilmesi inanılması güç bir olay. Filmin konusu Doğu ve Batı Almanya’nın ayrışması ve asıl önemlisi bunun beraberinde getirdikleri etrafında dönüyor. Kendisi de Doğu Almanya’da doğup Batı Almanya’da büyüyen Christian Schwochow, kendini “yarı Doğu Alman, yarı Batı Alman” olarak niteliyor. Anna Maria Mühe’nin iki rolü birden üstlendiği “Novemberkind” (Kasım Çocuğu) filminin senaryosunu Schwochow annesiyle birlikte yazmış. Anna karakteri, kızı İnga’yı Doğu Almanya’da bırakıp Batı’ya kaçar. İnga, Mecklen­burg’da küçük bir köyde yaşayan büyükanne ve büyükbabasının yanında, annesinin Baltık Denizi’nde boğulduğuna inanarak büyür. Büyükanne ve büyükbabası ona öyle anlatmışlardır. Genç bir kadın olduğunda bunun doğru olmadığının farkına varır ve sıra dışı bir edebiyat profesörü olan Robert’in (­Ulrich Matthes) yardımıyla tüm Almanya’da annesini aramaya başlar. Schwochow’un eseri, hayata yön veren yalanlar, gerçekler konusunda sessiz kalış, sürgün ve suçluluk duygusu üzerine trajik bir yol filmi. Kasım sonundan bu yana Alman sinemalarında gösterimde olan film, şimdiden Saarbrücken’de düzenlenen Max Ophüls Film Günleri ve Schwerin Sinema Sanat Festivali’nde halk jürisi özel ödülüne layık görülerek kendini kanıtladı.

17.12.2008
Bookmarks
| |