Sunday, 27.05.2012 16:40
 
 

Güncel

World

Muslim Brotherhood to face Egypt's old guard  

Business

Questioning Google's massive deletion of links  

Culture

Euphoria for Sweden in Eurovision 2012  

Portre

“Benim sorumluluğum var”

Türk asıllı Alman yönetmen Fatih Akın çevreyi korumak için çalışıyorİleri

Goethe-Institut Istanbul’un etkinlikleri

Okuma kulübü: Ekim 2011'den itibaren ayda bir, Almanca okuma kulübü  

Keşif turu: Randevu üzerine, İstanbul Beyoğlu'nda Alman İzleri  

Keşif turu - YENİ!: Başvuru üzerine, İstanbul Beyoğlu’nda Avrupai...  

Bookmarks
| |

İklime küresel koruma

Birleşmiş Milletler’in Aralık 2009’daki 15. İklim Konferansı’nda iklimin korunması için yeni bir uluslararası anlaşma gündemde.

Fritz Vorholz

Kaderimizi belirleyek bir konuda nasıl bir karar çıkacağını önümüzdeki günlerde hep birlkte göreceğiz. Neredeyse yeryüzünün tüm ülkelerinin delegeleri 2009 Aralığında Kopenhag’da iki haftalığına biraraya gelecek; bu toplantıyla belki de bugüne kadar gerçekleşen en büyük buluşma yaşanacak. Toplanacak konferansın sonuçları sadece dünyanın simasını belirlemekle kalmayacak; milyonlarca insanın yaşamına da yön verecek. Kopenhag’da ele alınacak konu, yerküre üzerindeki yaşamın temelleriyle, dünya teklikeli bir ısınmadan atmosferinin korunmasıyla ilgili.

Halihazırda insanlığın hayatını idame ettiriş biçimi yüzünden, içinde bulunduğumuz yüzyılın sonuna geldiğimizde, sanayi öncesi dönemle kıyaslandığında küresel ısıda muhtemelen 7 derecelik bir ortalama artışa yol açacak. Bu ısı artışı, 15.000 yıl önce yaşanan buz devrinden sonraki dönemde gerçekleşen ısı artışından daha fazla ve daha büyüktür. O dönemde dünya ısısı ortalama 5 derece arttı, ama bu artış 5000 yıldan fazla bir zaman aldı. Doğal nedenlere bağlı bir değişimdi o zamanki; oysa içinde bulunduğumuz dönemdeki iklim değişikliği insan eliyle gerçekleşiyor. İnsan, çok miktarda fosil enerji kullanıyor, yani kömür, petrol ve gaz yakıyor. Çok fazla ormanı yok ediyor. Ve hepsinin üstüne tarlaları ve çayırlıkları yanlış yöntemlerle işliyor, yani iklime zarar verici bir tarım faaliyeti yürütüyor. Eğer bu durum değişmezse önümüzdeki dönemlerde, bugün 7 milyar olan insan nüfusunun yaklaşık onda biri, deniz seviyesi yükseleceği için yaşama alanlarını terketmek zorunda kalacak.

Bu büyük tehlikenin farkına varılmış durumda ama önüne geçilmiş değil. 1992 yılında Rio de Janeiro’da toplanan dünya zirvesi bu yöndeki ilk adım olarak, uluslararası hukuk temelinde alınan bir kararla sera gazı yoğunluğunu düşürerek “iklim sisteminin olumsuz etkilenmesi”ni önleme amacını deklere edilmişti. Bu adımı beş yıl sonra imzalanan Kyoto Protokolü izledi; sanayi ülkelerinin çoğu ve eski Doğu Bloku ülkeleri de dahil olmak üzere kırka yakın ülke bu ptotokolle, iklimi etkileyen gazların salımını azaltmak veya en azından sınırlamak üzere taahhütte bulundu. Ne var ki Rio’da 1992’de verilen söz de, Kyoto’da edilen yemin de bugüne kadar etkili bir sonuç sağlamadı.

İklimi etkileyen gazlar içinde en önemlisi olan karbondiyoksit (CO2) Rio Konferansı’ndan bu yana yaklaşık üçte bir düzeyinde artarak yılda 30 milyar ton gibi bir miktara yükseldi. Kyoto Protokolü’nün emisyon azaltımı görevi yüklediği Batılı sanayi ülkelerinin iklim gazı salımları 1990’dan bu yana toplamda azalmadı, hatta küçük miktarda artış bile gösterdi. Üstelik eski Doğu Bloku ülkelerinin yaşadığı ekonomik çöküntü, yoğun biçimde ve bugüne kadar uzanan bir emisyon azalmasına yol açtığı içindir ki, “Kyoto ülkeleri” toplamda sınırın biraz altında bir emisyon salımını sağlayabildi.

Bugün insanlığın bir iklim felakatine doğru yalpalaya yalpalaya yol aldığını söylemek abartı olmaz. İçinde bulunduğumuz dönemde büyük sarsıntılarına tanık olduğumuz dünya finans ve ekonomik krizinin, böyle bir felaketin yanında esamesi okunmayacaktır. Varlık kayıpları bir şekilde sineye çekilebilir, hatta gerekli çaba göstererek tekrar yerine de konabilir. Ama iklim rayından bir çıkarsa onarımı imkansız zararlara yol açma tehdidiyle karşı karşıyayız. Peki ama tehlike bu kadar büyükse, neden sorunun gerektirdiği bir mücadeleyi gerçekleştirmek üzere var güçle bu işi üzerine gidilmiyor? Temelde bunun cevabı basit: Buradaki sorun iklim değişikliğiyle mücadelede başvurulması gereken teknik yol ve yöntemlerin bilinmemesinde değil kesinlikle; enerjinin kullanımında verimliliğin gözetilmesi, fosil yakıtların yerine yenilenebilir enerjilere yönelinmesi, buna ek olarak bir de yaşam tarzında değişiklik yapılması, buradaki çözümün anahtarları. Bugüne kadar bu olanaklardan ciddi anlamda yararlanılmamış olmasının nedeni, sorunun insanüstü boyutlardaymış gibi algılanması ve de çözüme götüren yolda kimin ne kadar katkı sağlayacağı konusunda genel bir uzlaşmaya varılmamış olması.

Başedilmesi gereken bu büyük sorunun boyutlarını hatırlamak istersek: İklim araştırmacıları, iki derecelik ısı artışının etkilerinin iyi kötü tolere edilebileceği konusunda hemfikir. İki derece sınırı, 100’den fazla ülke tarafından ulaşılmaya çalışılacak bir hedef olarak görülüyor bugün; G8 ülkeleri de İtalya’da L’Aquila’da yaptıkları zirve toplantısında bu hedefi benimsediler. Bu hedefe iyi kötü ulaşılması demek, insanlığın 2050 yılına kadar bugüne kadar kullanageldiği, ekonomik olarak çıkarmaya değer fosil yakıt miktarının dörtte biriyle yetinmesi demek, bu da hiç alışık olmadığımız biçimde ve olağanüstü derecede kendini kontrol altına alma anlamına geliyor. Diğer deyişle: Önümüzdeki kırk yıllık dönem içinde insanlığın elinde toplam 750 milyar tonluk daha CO2 “emisyon bütçesi” var; mevcut CO2 salımı dikkate alındığında daha bu sürenin yarısını bulmadan bu bütçe eriyip gidecek. “Yükün dağılımı” konusunda yaşanan kavgaya gelince: Bugün kamuoyunda tartışıldığı şekliyle iklim politikası, daha ziyade eldekinden vazgeçme perspektifiyle ele alınıyor. Aslında dikkate alınması gereken şey, iklim dostu ekonominin getirdiği yeni olanaklar olmalı. ABD dahil olmak üzere sanayi ülkeleri bugün yeryüzündeki toplam emisyonun yaklaşık yarısından sorumlu. Bu ülkeler emisyon salımlarını tamamen durdursalar bile CO2salımının kontrolünde iki derecelik hedefin sağlanması garantili değil, zira gelişmekte olan ülkelerin emisyon salımları sürekli bir yükseliş içinde. Bu nedenle de bu hedefe ulaşılması, ekonomik atılım içindeki, özellikle de büyük nüfuslu Çin ve Hindistan’ın işbirliği yapmasına bağlı. Tabii şunu da unutmamak gerekiyor: Çin’de kişi başına CO2 salımı 4,3 tonla, Hindistan’da 1,1 tonla ABD’nin (19 ton) veya Almanya’nın (10 ton) bariz biçimde altında. Üstelik bir de bugünün ileri sanayi ülkelerinin, dünya nüfusunun sadece yüzde 20’sini oluşturmasına karşın, sanayileşmeden bu yana atmosfere salınan karbondiyoksit miktarının dörtte üçünden sorumlu olması gerçeği var. Oysa insanlığın yoksul çoğunluğu bugüne kadar iklim sorununun ortaya çıkmasında pek de pay sahibi değil.

İklim değişikliğiyle mücadelenin adaletle ilgili bir boyutu var. Eğer her insan yeryüzü atmosferinden eşit derecede yararlanma hakkına sahipse, sanayi ülkeleri şimdiye kadar iklim konusunda devasa boyutlarda tüketimde bulunmuş durumdalar ve güney yarıküre halklarına karşı borçlu konumdalar. Üstelik kuzey ülkeleri, bu farkı telafi etmekle yetinmemeliler, aynı zamanda emisyon tasarrufunda en ön safta yerlerini almalılar, hem de zaman kaybetmeden. Zira her tereddüt, eğer iki derece hedefi tutturulacaksa, karşılarına başetmeleri zor yeni yükler çıkaracaktır. Dünya İklim Konseyi IPCC’nin tavsiyesi, sanayi ülkelerinin 1990 yılına kıyasla 2020’ye kadar emisyonlarını yüzde 25-40 arası azaltmaları şeklinde. Bu tür çabaların kanıtları görülmeden şimdiye kadar “suçsuz” olan uluslar, iklim koruma mücadelesine ciddi olarak dahil olmayacaklar; Kopenhagen Konferansı’na kısa süre kala işte durum bu merkezde. Hal böyleyken özellikle ABD, IPCC’nin telaffuz ettiği rakamların, kaldırılması pek mümkün olamayan bir yük getirdiği düşüncesinde. Burada sanayi ülkeleri içinde en çok emisyonun sorumlusu bir ülkeden söz ediyoruz.

ABD bu yaklaşımıyla Almanya’dan farklı bir yerde duruyor. Hatta Almanya emisyon miktarını üst sınır olarak beklenen yüzde 40 düzeyinde azaltma hedefini benimsedi, üstelik bu hedefe ulaşılması gayet de gerçekçi görünüyor. Zira Almanya şimdiye kadar bunun yarısını zaten gerçekleştirmiş durumda; bugün Almanya’nın saldığı emisyon, 1990 yılına göre yüzde 20 daha az. Muhtemelen Almanya Kyoto hedefini (2012 yılına kadar 1990’a göre yüzde 21’lik azalma) tutturacak az sayıdaki ülkelerden biri olacak, hem de başka ülkelerin emisyon hakkını satın almaya ihtiyaç duymadan. Yine de şimdiye kadarki başarılar gelecekteki başarıların garantisi değil. Almanya, benimsediği yüzde 40’lık hedefe ulaşmak için yeni siyasi kararlara ihtiyaç duyuyor. İki sivil toplum örgütü olarak Germanwatch ve CAN (Climate Action Network ­Europe) 2008 sonunda dünyada en çok CO2 emisyonuna yol açan atmış kadar ülkenin durumunu değerlendirdi. Bu değerlendirmede ödüllendirmeye değer bir ülke çıkmadı; yine de hemen hemen aynı düzeyde olmak üzere İsveç ve Almanya bu alanda en ileri ülkeler oldu. Almanya’nın bu iyi sonucu almasında önemli bir etken iki Almanya’nın birleşmesiydi. Bu gelişme, eski Doğu Alman devletinde, emisyon yoğun üretimin son bulmasıyla ve uluslararası rekabette tutunamayarak bir ekonomik çöküş yaşamasıyla bağlantılı. Bu gelimeye bağlı olarak büyük bir işsizlik ortaya çıktı, ama aynı zamanda CO2emisyonlarında hızlı bir azalma da söz konusu oldu. Bazı gözlemciler deyim yerindeyse Almanya’nın kucağına gökten düşen bu başarıyı “Wall-fall-profit” olarak adlandırdılar.

Ama Almanya’nın başarısını sadece bu etkene bağlamak da doğru olmaz. Başarının arkasında özellikle “Yenilenebilir Enerjiler Yasası”nın 66. Maddesi yatıyor. Bu madde güneş, rüzgar, su ve biyomasse gibi yenilenebilir kaynaklardan enerji üretenlere, asgari getiri uygulamasıyla, piyasada rekabet etme olanağı veriyor; ilginç olan nokta, pek güneşli bir ülke olmayan Almanya’nın, fotovoltaik enerji tesislerinin kurulmasında dünyada bir numara ve rüzgar enerjisinde (ADB’den sonra) 2 numara haline gelmiş olması. Bugün Almanya’nın en kuzeyinden en güneyine 20.000 rüzgar çarkı dönmekte. Başka birçok ülkeye benzer uygulamalar için örnek oluşturan Yenilenebilir Enerjiler Yasası, petrolün ve diğer fosil yakıtların nispeten ucuz olduğu 1990’lı yılların sonlarında çıkarıldı. Bu yasanın itici gücü olmasaydı “yeşil” enerjilerin durumu bugün çok daha gerilerde olurdu, hem de dünya çapında. Almanya’da bile, elektrik piyasasında bugün ulaştığı yüzde 15’lik düzeyi kesinlikle sağlayamazdı. Üstelik 280.000 kişiye iş olanağı doğmazdı.

Ama gerçeğin bütününü görmek gerek: 280.000 kişilik istihdam, Almanya’da sosyal sigortaya tabi işlerin toplamı içinde sadece yüzde 1’lik bir oran. Bu nedenle “iş yaratan mucize” tabiri abartılı kaçıyor. Sektörün yaşadığı patlamayı tamamen devletin sağladığı teşvike borçluyuz; bunun bedelini de tüketiciler karşılamak durumunda. Bir de asıl şaşırtıcı olan nokta, “yeşil” elektiriğin iklimi korumaya katkısı istatistiklere pek de yansıyacak ölçüde olmuyor: Özellikle de elektrik üretimi alanında 2000 yılına oranla bugün daha fazla CO2 emisyonu söz konusu, oysa Almanya’nın iklim politikası ve söz konusu yasa sayesinde yaklaşık 50 milyar kilowat/saatlik elektrik CO2 salımı yaratmadan üretiliyor. Sorun şurada ki, enerji kullanımında verimlilik hemen hemen yerinde sayarken aradan geçen zamanda elektrik üretimi (kısmen de ihracata dönük olarak) ve tüketimi arttı. Verimlilik açısından bakıldığında, 2000 yılında bir kilowat/saat elektrikle 3,6 Avro değerinde mal ve hizmet yaratılabilirken, 2008’de bu değer 3,7 Avro düzeyinde sadece. Enerji sektörüne dönük arz açısından bakıldığında, dünyada öncü konumdaki Almanya başarılı oldu; ancak piyasa koşulları açısından, yani tüketimin düşürülmesi açısından benzeri bir öncülük başarısı şimdilik sağlanamadı. Almanya’nın iklim koruma meselesinde başka ülkelere göre nispeten iyi bir yerde olmasını; sanayideki, konutlardaki ve trafikteki azalan emisyonlara borçluyuz tamamen.

Bu bulgunun bazı önemli ve önemsiz sonuçları olsa gerek. Almanya’nın iklimi etkileyen gazlarda ne kadar tasarrufa gittiği burada o kadar önemli değil söz gelimi. Birkaç milyon ton CO2 civarındaki bu miktar, bugün dünyada yılda yaklaşık 30 milyar tonun yanında bir hiçtir. Buna karşın Almanya’nın emisyon azaltımı güzergahına girmiş olması önemlidir. Bir kere Almanya için önemlidir, çünkü yeşil tekonoloji ve uygulamalar, gelecekte ekonomik başarıyı da belirleyecek büyük gelişimdir. Dünya için önemlidir, çünkü Almanya gibi ileri bir sanayi ülkesi, bugün bile zihinlerin hala hazır olmadığı bir değişime örnek oluşturuyor, gelecek kuşakların haklarını gaspetmeden ekonomik başarının mümkün olduğunu gösteriyor.

İşte bu mesaj inandırıcı biçimde verilebilirse, yani öngörülen hedefler sözde kalmayıp eyleme de dökülebilirse, ancak o zaman iklim sorununun teknolojik ve sosyal sorunlarının çözümünde küresel bir şansa kavuşuruz. Ve ancak bu durumda Kopenhagen’daki konferanstan beklenen başarı sağlanabilir.

10.09.2009
Bookmarks
| |