Edebiyat eleştirmeni Helmut Böttiger bir keresinde, “92. dakikada sonucu belirleyen bir kafa golü karşısında bir Shakespeare oyununda sahnelenen ölüm ne ki?” demişti; Avusturyalı edebiyatbilimci Wendelin Schmidt-Dengler de, öteden beri sohbetlerin ana konusu olagelen hava durumu gibi, sosyal kesim ya da cinsiyet farkı olmaksızın uzun zamandır herkesin hevesle lakırdısını yaptığı bu spor türüyle ilgili düşüncelerini ifade edebilmek için aynı yönde sözler sarf etmişti: “İntikam, rastlantı, aldatma, rezillik, tuzak, yücelik, erdem, alçaklık, şiddet – futbol da, dünya edebiyatının büyük eserleri de aynı hamurdan yapılma. (…) Yalnız bir farkla: Shakespeare’in Hamlet’inin veya Lessing’in Minna’sının finalini biliyorum, ama Rapid ile Austria takımları arasında oynanacak bir sonraki derbinin sonucunu bilmiyorum. Viyana’nın Burgtheater’ı karşısında stadyumun estetik ve sahne yönetiminde sergilediği üstünlük aşılmaz türden.”
{{{gallery:5302}}}
İşte buyrun – yüksek kültür pılını pırtını toplayabilir artık, opera sahnelerini, müzeleri ve kütüphaneleri yıkma yoluna gidilmese bile kapılarına kilit vurulabilir – öyle ya, üç bin yıllık düşünce tarihinden sonra F.A.Z. gazetesinin muhabiri Dirk Schümer tarafından Heidegger karatında bir filozofla bir tutulan, “Bern Kahramanları”nın teknik direktörü Sepp Herberger (Çevirmenin notu: 1954’te İsviçre’de yapılan Dünya Kupası’nı Federal Alman milli takımının almasının yarattığı büyük çoşkuya ve takımın kahraman ilan edilmesine atıfta bulunuluyor) hakikat mesajını dünyaya şu sözlerle vermişti: “Millet stadyuma niye gidiyor? Maçın nasıl biteceğini bilmedikleri için.” Evet kesinlikle doğru, böyle bir argüman karşısında Goethe’nin de dili tutulur, Schopenhauer’in de; Goethe’yle Shopenhauer düşünedursun, bizim tüm zamanlarımızın – ne hikmetse son zamanlarda pek sesi soluğu çıkmayan – “İmparatoru” Franz Beckenbauer meseleye kendi açısından noktayı koymuştu: “Mesela ben” demişti “Schopenhauer’den birşey okuduğum zaman, onu anlamıyorum.”
Şair Joachim Ringelnatz bundan doksan yıl önce bir uyarı yapmıştı “futbol çılgınlığı”na karşı, işe yaramayan bir uyarı; dilbilimci Florian Coulmas’ın yakınması da, edebiyatbilimci Karl Heinz Bohrer’in 1972’de Wembley Stadı’nda izlediği dahiyane oyuncu Günter Netzer’in topu sürdüğü “saha derinliği”nde boş bir seda gibi kaybolup gitmişti. Coulmas “Süddeutsche Zeitung” gazetesinde şöyle yazıyordu: “Günümüzde kalem erbabı topla ve topu ayağında sektirenlerle, sanki dünyanın geleceği söz konusuymuşçasına ilgileniyorsa, bu onları aptal yapmaz. Futbolsever entelektüeller ateşi besliyor, bu anlamsız oyuna ciddiyet görüntüsü kazandırıyor ve futboldan arınmış alanları giderek daha da daraltıyorlar. Gazetelerin kültür sayfaları olsun futboldan uzak kalamazlar mı?”
Futbol başlı başına bir fenomen olduğu için mi böyle bu? Bir büyülenme hali olduğundan mı? Kendisiyle büyük sanat arasında paralelliklere izin vermekle kalmayan, meseleyi anlamaya çalışanlara bunu dayatan birşeyle mi karşı karşıyayız? Hem zaten yazar Eckhard Henscheid daha 1980’li yıllardaki sözleriyle “dahiyane bir top sürme veya mükemmel uygulanan bir verkaç, Immanuel Kant’ın, estetiği ‘amaçsız zevk’ olarak tanımlayan yaklaşımının izinde gitmektedir” dememiş miydi? Evet, aynen bunu yapmıştı. Sosyolog Hartmut Esser de “verkaçın sosyal sistem olarak yapısı” üzerine kafa yormuş ve şu sonuca varmıştı: “Verkaçlar, kendi içine dönük ve kendi kendini taşıyan yapılardır.” Tam isabet. Devam edersek: Verkaç “uyumlu ve dışlayıcı ayrıntıları bir kenara, sürdüğü sürece süren bir eylemdir, ama bu süreci de tamamlamadan edemez”. Bir koşul var: “Bir verkaçın varlığı, bir yerde varlığını bulmuş olmasına bağlıdır.”
İsviçreli yazar Thomas Hürlimann, Platon’un yaradılış mitosunda önemli bir unsur olduğu üzere, kadın ve erkeğin temsil ettiği yarı kürelerin birliğinin topta simgelendiği düşüncesi karşısında büyülenirken veya sosyolog Gunter Gebauer, ayağın marifetiyle kontrol altına alınan topu temsil eden futbolun estetik ilkesine hayranlık duyarken, Robert Gernhardt ve Albert Ostermaier gibi şairler de dikkatlerini sahadaki özel bir oyuncu tipine, kalecilere çevirmişlerdir. Muhtemeldir ki ilhamlarını, Jean-Paul Sartre’ın diyalektik aklın eleştirisinde “iyi kaleci”yi bir örnek olarak kullandığı yazısından almışlardır. Sartre şöyle yazar incelemesinde: “Bireysel olarak ortaya koyduğu girişimleriyle, yani yetki sınırlarını yaratıcı pratiğiyle aşarak takımını çok kereler kurtaran odur.”
Sartre yazdıklarına şunu eklemeyi de ihmal etmemiştir ama: “Futbolda işler, bir karşı takımın mevcudiyetiyle karmaşıklaşmaktadır.” Bu söylenenler, Habermas’ın yakın dostu, dil felsefecisi Karl-Otto Apel’in bir televizyon söyleşisinde büyük bir neşe içinde yaptığı açıklamalarda, futbolun bir şekilde ışıltılı, iç açıcı olduğunu, insanın ruhunu ele geçirdiğini, ya da işte benzer birşeyler yaptığını telaffuz etmekten alıkoymamıştır. Yapacak birşey yok. Futboldan kimse kaçamıyor, hele ki düşünen insan. Futbol kişisellikle grupsallık arasındaki sentezi temsil ediyor, hem çerçevesi belli hem de çok katmanlı, hem şematik hem nefes kesen anlar içeriyor. Stanford Üniversitesi’nde hocalık yapan edebiyatbilimci Hans Ulrich Gumbrecht olayı tanımlıyor: “Güzel bir hareketler dizisi, karmaşık bir oyun kurgusunun cisimleşmesindeki müjdedir.” Karmaşık bir diğer biçim de vezinli şiirdir. Tüm futbol sever şairlerin en önemlisi Ror Wolf “Bir sonraki maç hep en zorudur” isimli kitabını “Son top” isimli ağıt şiiriyle kapatır: “Rüzgara kapılmış uçarken/çok yükseklerde görünür/ sessiz süzülen kadifemsi top/ ay ışığı vurmuş gibi parlak/ uzaklara kaçarken/ herkesi gerilerde bırakıp.”
Yazar Jürgen Roth, hiciv ve futbol konularına ağırlık veriyor. //











