Geçmişi hatırlamak biraz netameli bir iş. Onu bugünün bakışıyla ele geçirmek mümkün değil. Bu nedenle de belki önce eskilere uzanıp, sadece Almanların gözünde değil dünyanın gözünde de geçmişte Alman sinemasının zihinlerde yer eden hangi görüntüleri olduğuna bakmak iyi olur. Nasıl ki Hollywood sineması deyince gözümüzün önüne hemen, Ingrid Bergman’ın gözlerinin içine bakan Bogart geliyorsa. Ya da Fransızlarda Belmondo’nun Jean Seberg’le Paris’in Champs-Elysées caddesinde ağır adımlarla yürüyüşü bitmeyecek bir görüntü olarak canlanıyorsa. İtalyanlardan söz edeceksek Mastroianni’nin Fontana di Trevi’de Anita Ekberg’i yıkanırken seyretmesi hatırlanıyorsa.
Her ülke için, insanın hemen iç gözünde canlanan böylesi sinematografik anlar vardır. Peki Alman sineması denince nasıl bir görüntü söz konusudur? Alman sinemasının ilk yüzyılından zihinlerde ne kalmıştır? Perdenin ışıklanıyor. Nosferatu’nun gölgesinin bir merdivenleri tırmanması; “Metropolis”in fütürist ufuk çizgisi; aynaya baktığında omuzlarındaki “M”yi fark eden Peter Lorre’nin dehşet içindeki bakışları; Sissi rolünde imparator ve vatanı için acı çeken Romy Schneider; çığlığıyla camı kırabilen küçük “teneke trompetçisi” Oskar Matzerath; gemisini bir tepelerden aşırmaya çalışan Fitzcarraldo’nun deli bakışları; insanların düşüncelerine kulak veren Berlin üzerindeki iki melek; ama belki de Lili Marleen rolünde garnizonun büyük kapısının önünde duran Hanna Schygulla. İşte bunlardan sonra Alman sinema tarihi birden bıçakla kesilmiş gibidir. Alman sinemasını dünyada hatırlatan görüntülerin sayısı iki elin parmaklarını geçmiyor. Sessiz film, Murnau ve Fritz Lang, biraz memleket filmi, sonra “Yeni Alman Sineması”, Schlöndorff, Herzog, Wenders, Fassbinder. Sonra perde kararıyor. En azıdan bir süreliğine.
Ayrım noktasına dönüş
Buradan devam etmeden önce belki zamanda tekrar geriye gidip yeni Alman sinemasının belirleyici tarihine, geçmişi bugünden ayıran ayrım anına uzanmak gerekecek. 10 Haziran 1982’de Rainer Werner Fassbinder, Münih’teki evinde ölü bulunur. Alman sinemasının büyük ismi henüz sadece 37 yaşındadır ve o zamana kadar 40’a yakın film çekmiştir – ve Alman sinemasının onun ölümünün yarattığı etkiden sıyrılmak için uzun zaman geçirdiği konusunda fikirler birleşiyor. Zira Fassbinder’in ölümüyle Yeni Alman Sineması olarak bilinen dönem, o sıralar tam da doruk noktasını yaşıyor olmasına rağmen kapanmıştır. O sıralar Alman sinemasının ne büyük uluslararası başarılar kazandığını hatırlamak iyi olacak. Fassbinder 1982 Şubatında “Die Sehnsucht der Veronika Voss” (Veronika Voss’un Tutkusu) filmiyle Berlin’de Altın Ayı’yı alır, Mayıs ayında Werner Herzog’un “Fitzcarraldo”yla Cannes’da yönetmenlik ödülü izler, Eylülde Wim Wenders’e “Der Stand der Dinge” (İşlerin Gidişi) filmiyle Venedik’te Altın Aslan ödülü verilir. Bir önceki yıl aynı ödülü Margarethe von Trotta “Die Bleierne Zeit”la (Kurşun Yıllar) almıştı. 1982 yılında Wolfgang Petersen’in “Das Boot” (Denizaltı) filmi ABD’de çekilmiş ve ertesi yıl altı dalda birden Oscar’a aday gösterilmişti.
80’li yılların başlarında ödül yağmuru
Volker Schlöndorff’un “Blechtrommel” (Teneke Trampet) filmine 1980 yılında verilen Oscar, ödül yağmurunu başlatan adım oldu; 1982’de ise üç büyük festivalde yağmur doruk noktasını ve sonu gördü. Nitekim ondan sonraki yirmi yılda Alman sineması yurt dışında neredeyse hiç dikkat çekmedi. Ve Fassbinder’den iki hafta önce, Almanya’nın tek dünya yıldızı Romy Schneider’in 43 yaşında ölmesi de acı bir ironiydi. Perdenin kararması.
Fassbinder’in ölümünden sonra Alman sinemasında hiçbir şey olmadı demek değil tabii bu. Ama birkaç istisna dışında başarılar Almanya’yla sınırlı kaldı Wolfgang Petersen, Roland Emmerich gibi, Hollywood’ta film çeken ve Amerikalıların yaptığı her şeyden daha Amerina olan “Air Force One” “Independence Day” filmlerin yönetmeni iki yetenek ihraç edildi. Ve tabii kameraman Michael Ballhaus’u da unutmamak gerekir, Fassbinder’de denemelerini yaptığı dairevl kamera hareketlerini Hollywood’ta mükemmelleştiren ve Michelle Pfeiffer’in büyüsünü herkesten iyi yakalayan sinemacıyı. Ama on yıl önce beklenmedik bir yerden kızıl saçlı bir kız çıktı ve tarihin akışını değiştirmek için koştu, koştu, koştu. Tom Tykwer’in filmi “Lola rennt” (Koş Lola Koş) uzun bir aradan sonra, Almanya dışındaki seyircileri de etkisine alan ve Franka Potente’nin yeleyi andıran alevsi kızıl saçları rüzgarda dalgalanırken Alman sinemasını ateşleyen görüntüsü objektife girdi.
Gerçi yeni enerji takviyesi kendini tüm hızıyla gösterene kadar daha bir süre geçmesi gerekti, ama bu andan itibaren artık dünyada Alman sineması göz ardı edilemeyecekti – ve yine birden, artık sadece kendi sınırları içinde kalmayan görüntüler zihinlere kazınmaya başlıyordu: Duvar’ın yıkılışından habersiz kalmış bir kadının penceresinin önünden geçen Lenin büstü; “Afrika’nın bir yerinde” yurt edinemeyen ve faşist memleketinden uzakta ailesiyle birlikte bir yaşam ortamı arayan beyaz bir kadın; yaşamının yönünü “duvara karşı” çevirmek için tüm gücüyle uğraşan genç bir Türk kadın; tebeşirle yere çizdiği alt katındaki dairenin planı üzerinde, dinleme yapmakla görevli olduğu “başkalarının yaşamı”nı izleyen Stasi görevlisi. Ve Fassbinder’in Alman sinemasında gerçekten de kesin bir ayrım çizgisi oluşturan ölümü artık geride kalmış görünmektedir.
Tykwer “Koş Lola Koş”la, yeniden birleşmiş metropol Berlin’den kaynaklanan yeni bir enerjiyi nasıl yakaladıysa, Wolfgang Becker de “Good Bye, Lenin!”le iki Almanya’nın birleşmesiyle ilgili uygun anlatım tarzını yakalamıştı. Doğu Alman devletinin yıkılışı sırasında komada yatan bir kadının çocukları, o komadan çıktıktan sonra anneleri her şeyin eskisi gibi olduğunu düşünsün diye yaratmaya çalıştıkları yalancı dekorun traji komik öyküsü, Alman tarihinin keskin bir dönemecini temsil eden bir dönemi yurt dışında da tüketilebilir bir hikayeye dönüştürerek yönetmene Avrupa Film Ödülü’nü kazandırmış ve o ana kadar çok uzun bir süre unutulmuş olan Alman sinemasına yeniden dikkatleri çekmişti.
Lola ve Lenin’den gelen uyanma çağrısı
Bu tür başarıların sinyal etkisini göz ardı etmemek gerek, zira o andan itibaren Alman filmlerine verilen ödüller sıralanmakla kalmadı, Almanya’nın sinema haritasında yeri yeniden belirdi ve büyük kitlelere ulaşmayan, ama yaşamı ifade gücü açısından onların gerisinde kalmayan işlere de ilgi uyandı.
Ve uluslararası dikkatlerin bir yerde toplanmasındaki tipik manzara kendini bir kez daha gösterdi, nitekim “Good Bye, Lenin!”in Berlinale’deki prömiyerinden sadece bir ay sonra Caroline Link “Nirgendwo in Afrika” (Afrika’da Bir Yerde) filmiyle Oscar kazandı, “Teneke Trampet”in kazandığı Oscar’dan yaklaşık 25 yıl aradan sonra – ve “Jenseits der Stille”nin (Sessizliğin Ötesinde) adaylığından yedi yıl sonra. Ve o günden beri de başarılar zinciri kesilmek bilmiyor: 2003’te Katja Riemann, Margarete von Trottas’ın filmi “Die Rosenstraße”yle (Rosen Caddesi) Venedik’te ödül kazandı, 2004’te Fatih Akın’ın “Duvara Karşı” filmi Altın Ayı aldı, 2005’te Marc Rothemund’un “Sophie Scholl – Die letzten Tage” (Sophie Scholl – Son Günler) Berlin’de yönetmen ve oyuncu ödülleri aldı, 2006’da Jürgen Vogel “Der freie Wille”deki (Özgür İrade) oyunuyla ve Moritz Bleibtreu “Elementarteilchen”daki (Temel Parçacıklar) oyunuyla Berlin’de ödül aldılar, 2007’de de Nina Hoss, Christian Petzold’un filmi “Yella”yla oyuncu ödülünü aldı ve Fatih Akın’ın “Auf der anderen Seite” (Yaşamın Kıyısında) filmi Cannes’da senaryo ödülünü ve Avrupa Film Ödülü’nü aldı – özellikle de Florian Henckel von Donnersmarck’ın Stasi öyküsü “Başkalarının Yaşamı”nın aldığı Oscar tabii. Ve Stefan Ruzowitzky’nin filmi “Die Fälscher”le (Kalpazanlar) 2008’de Oscar Avusturya’ya gittiğinde, Almanlar da bunu haklı olarak birlikte kutladı, çünkü filmde Almanların da önemli ölçüde payı vardı.
Harika, ama daha az görünür
İlginç olan nokta, bu ödüller Alman sinemasının bütünü açısından buzdağının sadece görünen kısmı. Bu nedenle dikkatlerimizi biraz daha toplayıp, uluslararası ödüller almamış, ama hiçbir karşılaştırmadan çekinecek tarafları olmayan, Almanya’nın sınırlarını aşan bir şeyler yakalamış başka birinci sınıf yapımlara çevirebiliriz: Polisiye aksiyon filmleriyle Dominik Graf, sıradan insanların günlük yaşamlarına ilgisiyle Doris Dörrie, kendine özgü Kuzey Alman mizahını yansıtan Detlev Buck, Doğu Alman gerçekliğini yakın gözlem altına alan Andreas Dresen, duyguların hassas dünyasında dolaşan Hans-Christian Schmid, dünyaya Fransız bakışı denebilecek bir gözle bakan Christian Petzold, klasik güldürü tarzını ustaca uygulayan Helmut Dietl, geçmişi en ince ayrıntılarına kadar veren işleriyle Romuald Karmakar, duygularla yaptığı ölüm dansıyla dikkatleri çeken Oskar Roehler. Bu isimlerin yanısıra Christoph Schlingensief, Herbert Achternbusch ve Rosa von Praunheim gibi akıntıya karşı sert çıkışlarıyla dikkat çeken, özellikle de, ilişkileri konu alan güldürülerin her yerde boy gösterdiği bir dönemde Alman sinemasında ortalığı ısıtan bir gerginliğin yaratıcısı olan bu huzursuz isimler de unutulmamalı.
Günümüzde de bazı ayrışmalar var ve bunların nereye evrildiği geniş bir çevrenin ilgisini çekiyor. Örneğin son yıllarda gevşek ilişkiler ağı şeklindeki bir gruplaşma, hakim çizgiye karşı geliyor. Kendisine “Berlin Okulu” diyen bu grup her tür uzlaşmacı bakışı reddediyor ve bu özelliğiyle de ülkenin başka yönlerini göstermeyi başarıyor: “Falscher Bekenner”i (Sahte İtiraflar) çeken Christoph Hochhäusler bu gruptan, “Schläfer”le (Sansar) Benjamin Heisenberg, “Sehnsucht”le (Özlem) Valeska Griesebach ve “Marseille”yla (Marsilya). Angela Schanelec yine bu gruptan. Bu isimler Fransa ve İngiltere’de Alman sinemasının başına buyruk sesleri olarak dikkat çekti. Ve sonuçta her şey bir noktada buluşuyor: Fassbinder’in ölümünden sonra sinema haritasından silinmiş görünen bir ülkenin yeniden doğuşu. Ve anlaşılan 1982 yılını artık geride bırakma zamanı gelmiş durumda. Zira Alman sineması şimdi sadece geçmişinin başarılarıyla övünmekle yetinmiyor, tersine, geleceği de olan bir sinema.
Michael Althen Almanya’nın en saygın sinema eleştirmenlerinden sayılıyor. Berlinale 2008’de kendisinin yönetmenlerinden biri olduğu belgesel “Göz Göze – Alman Sinemasının Tarihine Bakış”ın prömiyeri yapıldı.











