Bizim tarihimizde, Weimar Cumhuriyeti gibi, neredeyse sadece yıkılışıyla anılan başka bir dönem bulmak zordur. “Bonn, Weimar Değildir”, başlığıyla 50’li yıllarda yayınlanan çığır açıcı kitap Batı Almanya’da yetişen bizlerin kültürünü şekillendirmiştir. “Weimar olmamak”, 1949’dan sonra genç Alman demokrasisine inancı pekiştirmek için dillerden düşmeyen telkin cümlesidir. Ama bu tez bugün bile kısmen – ve şimdi tüm Almanya için – Weimar’a olumsuz bir imaj yüklüyor, Almanya topraklarındaki ilk demokrasiye! Bonn’un Weimar olması kesinlikle söz konusu olamazdı. Zira arada yaşanmış 12 terör yılı vardı, milyonlarca kurban, tarihte benzeri görülmemiş bir uygarlık kırılması vardı! Savaş yenilgisinin ardından 1945 yılında 1918’dekinden farklı olarak sadece rejim yıkılmamış, bütün bir devlet yıkılmıştı! “Bir daha asla” sözündeki kararlılık ikinci Alman demokrasinden önce telaffuz edilmeye başlanmıştı, “Temel Yasa” (Grundgesetz) dediğimiz anayasamızın temelini oluşturuyordu! Anayasal düzene dayalı demokratik bir devlet, ademi merkeziyetçi yapılar, temel hakların korunması ve parlamentonun güçlendirilmesi; yeni bir Alman devletinin ayağa kalkması için ön koşulları oluşturuyordu. Batılı Müttefikler, en başta da ABD, bu güzergahta Almanya’ya refakat ettiler.
“Bonn, Weimar değildir”; bu sözde, Weimar demokrasisinin, temel neden olarak anayasasındaki hatalardan dolayı yıkılmaktan kurtulamadığı tezi şifrelenmişti. Anayasanın tasarımında hatalar olduğu kuşkusuz: Ama yine de, yıkılışın kaçınılmaz olduğu yönündeki bu bakışın, ilk demokrasimizin yıkılmasına yol açan nedenlerin çeşitliliğine ışık tutmaktan ziyade görüntüyü çarpıttığı kanısındayım. Demokrasinin muhtaç olduğu hayati unsur, demokratların sorumluluktan kaçmamasına ve demokrasiye sahip çıkmasına duyulan ihtiyaç burada karanlıkta kalıyor. Hafızalardan silinen bir gerçek var: Weimar döneminde başlayan olağanüstü hal rejimi, 1930 yılının sonlarından itibaren Weimar demokrasisinin yıkımını hazırlamadan önce demokrasi yenilgiye uğramış bulunuyordu.
Bunu niçin vurguluyorum? Grundgesetz’in demokrasi başarısı da baştan belirlenmiş bir şey değildi. Geçenlerde bir kamuoyu araştırma kuruluşu arşivini karıştırmış ve 1949 Şubatına ait bir anketini görmüş: O dönemde Batı Almanların çoğu, yeni anayasayla ilgili soruya, fark etmez cevabı vermiş. Destek, ancak 1972’deki Willy Brandt’ın Şansölyeliği döneminde yüzde 52’ye ulaştı. Weimar demokrasisi de umudu ve Almanya’da bir özgürlük düzenine ulaşma şansını içinde barındırıyordu. 1919 Şubatındaki Weimar, bizim özgürlük ve demokrasi tarihimizde önemli bir uğraktır. Tarihimizde demokratik yolla seçilmiş ilk kurucu meclis olarak.
1919 Weimar’ı üzerine konuşmak, demokratların, en ağır krizin ortasında elini taşın altına koyması üzerine de konuşmak demek. Ulusal Meclis’te vekillerin omzunda savaşın yükü vardı. Demokratların başlatmadığı bir savaşın. Milyonlarca, ama milyonlarca insanın hayatına mal olan ve Almanya’yı hem askeri hem sivil yapılarıyla yıkıma götüren bir savaş. Ulusal Meclis’i uğraştıran tek şey askeri ve toplumsal düzenin yıkılmış olması değildi. Asker ve bürokrasi elitlerinin, hedefledikleri dünyadaki nüfuz alanlarının iflasını kabul etme konusundaki nefret dolu isteksizleri, bu maddi durumu daha da kötüleşiyordu. Bu anti demokratik düşünce tarzı, Weimar Cumhuriyeti’nde zehrini her gün akıtıyordu, toplumsal yapılar içinde hakim durumdaydı ve genç demokrasinin kabul görmesini engellemişti. Weimar demokratlarının cesaretlerini ve fedakarlıklarını bu engellerin büyüklüğü ölçüsünde saygıyla anmak gerekir. Bu insanlar, büyüklüğünü bugün, Grundgesetz’le geçen 60 yılda kazanılan refah ortamında ölçmemizin çok zor olduğu bir kriz ve depresyon ortamında sorumluluk üstlenmişlerdi, öncelikle de belirsiz bir geleceğin sorumluluğunu.
Weimar deneyimi başarısız oldu, çünkü demokratlar sayıca yetersizdi, demokratik tutumlar fazla değildi ve de demokrasiye yeterince sahip çıkılmıyordu. Federal Almanya Cumhuriyeti bugüne başarıyla gelmesini, demokratların gereğince sahip çıkmasına borçludur. Irkçılığa ve anti semitizme, demokrasi düşmanlarına karşı demokratik duruşa ve toplumun selametine sahip çıkılmasına. Sivil toplum örgütlerinde ve meslek birliklerinde, vakıflarda ve sendikalarda – ve tabii partilerde. Demokrasimizin besin kaynağı bu.
Dr. Frank-Walter Steinmeier
2005 yılından beri Alman Dışişleri Bakanı. 2007 yılından beri, Şansölye Angela Merkel yönetimindeki Federal Hükümet’te Başbakan Yardımcısı görevini de üstlendi. 1956 doğumlu Sosyal Demokrat politikacı, Gießen’de hukuk ve siyaset dalında yüksek öğrenim gördü ve 1999-2005 yılları arsında Şansölyelik Kalemi’nin başkanlığını yaptı.











