Sunday, 27.05.2012 15:25
 
 

Güncel

World

Muslim Brotherhood to face Egypt's old guard  

Business

Finance Watch keeps an eye on markets  

Culture

Euphoria for Sweden in Eurovision 2012  

Portre

“Benim sorumluluğum var”

Türk asıllı Alman yönetmen Fatih Akın çevreyi korumak için çalışıyorİleri

Goethe-Institut Istanbul’un etkinlikleri

Okuma kulübü: Ekim 2011'den itibaren ayda bir, Almanca okuma kulübü  

Keşif turu: Randevu üzerine, İstanbul Beyoğlu'nda Alman İzleri  

Keşif turu - YENİ!: Başvuru üzerine, İstanbul Beyoğlu’nda Avrupai...  

Bookmarks
| |

Geleceğin enerjisine doğru adımlar

Verimlilik enerjide dönüşümün başarıya ulaşması için gerekli ilk koşul: Son dönemde yönelinen “made in Germany” enerji politikası başarılı bir ihraç ürünü haline gelebilir.

Fritz Vorholz

BAŞKA HİÇBİR ÜLKE Japonya’nın Fukuşima kentinde tsunaminin yol açtığı nükleer felaketi Almanya gibi radikal bir politik değişim dalgasına dönüştürmedi. Henüz 2010 yılı sonbaharında Alman Federal Yönetimi nükleer enerjiyi yenilenebilir enerjiler çağına geçişte bir köprü olarak ­benimsemiş ve Almanya’daki 17 nükleer santralin işletilme sürelerini ­ortalama 12 yıl daha uzatmıştı. Fukuşima’dan sonra bu karardan tamamiyle geri dönülmekle kalmadı, Japonya’daki çekirdek erimesi felaketinin üzerinden dört ay geçmeden Alman parlamentosu sekiz santralin derhal kalıcı şekilde kapatılmasına, diğer dokuzununsa aşamalı olarak 2022 yılına kadar devre dışı bırakılmasına ezici çoğunlukla karara bağladı.

Federal Alman Yönetimi’ni, özellikle de Şansölye Angela Merkel’i enerji politikasında böylesi bir karar değişikliğine neyin ikna ettiği konusu doğal olarak pek çok spekülasyona yol açıyor. Hükümetin de nükleer enerjiye hızlandırılmış bir vedanın önemli ekonomik şanslar doğurabileceğini görmüş olması, önemli bir olasılık. Gerçekten de bu “made in Germany” enerji politi­kasının bizzat kendisi çok başarılı bir ihraç ürünü haline gelebilir. Bu politika­nın nükleer tehlikelere (yeni bir çekirdek erimesine, proliferasyon risklerine, nükleer atık sorunlarına) karşı gerçekten daha fazla güvenlik sağlanması amaçlanıyorsa, bu başarıyı sağlaması da şart. Aksi takdirde Almanya’nın çevresinde 17’den çok daha fazla sayıda nükleer santral bulunurken Almanya’daki 17’nin devre dışı bırakılmasının ne gibi bir faydası olabilir?

Enerjide dönüşümün gerçekten diğer ülkelere örnek olup olamayacağı sorusunun cevabı henüz belirsiz. Kesin olan, uluslararası toplumun Almanya’nın kendi kendine yarattığı bu zorlu hedefi başarıp başaramaya­cağının ve bunu nasıl gerçekleştireceğinin büyük bir ilgiyle izliyor oluşu. Bu projeye duyulan sempati ise özellikle de pek çok diğer ülkenin vatandaşları nezdinde büyük. Bir araştırma şirketi olan Ipsos’un 2011 Nisanında gerçekleştirdiği uluslararası ankete göre katılımcıların yüzde 62’si nükleer yolla enerji üretimine karşı. Türkiye’den Meksika’ya, Güney Kore’den Çin’e, Fransa’dan Rusya’ya neredeyse her yerde çoğunluk atom enerjisine karşı.

Bu zorlu hedefe ulaşılmasının önündeki tek güçlük, bir dönemi nükleer enerji olmadan atlatmanın sıkıntılarına katlanma kararını almak da değil, çok daha başka güçlükler de söz konusu. Hatta santralleri kapatmak enerjide dönüşüm projesinin en kolay adımı. 2010 yılında toplam elektrik enerjisinin dörtte birini sağlayan nükleer santraller olmadan da ışıklar yanmaya devam etmek zorunda. Ucuz nükleer enerji olmadan da faturalar vatandaşlar ve şirketler için ödenebilir seviyede kalmalı. Ayrıca emisyonu düşük nükleer enerji olmadan da Almanya’nın iklim koruma hedefi olan 2020 yılında 1990’a kıyasla yüzde 40 daha az sera gazı salımı hedefinin tutturulması gerekiyor. Peki bu vizyon gerçeğe dönüşebilecek mi? Pek çok alandaki uzmanın da onayladığı gibi evet, dönüşebilir. Fakat ancak iki şart yerine getirilirse bu gerçekleşebilir: Enerji gelecekte bugün olduğuna kı­yasla çok daha verimli bir şekilde kullanılmak ve gittikçe daha çok yeni­lenebilir kaynaklardan elde edilmek duurmunda. Hatta bir kaç on yıl ­içerisinde tamamı.

Almanya’da “sonu olmayan enerji”: Bu slogan yenilenebilir enerjilerin tanıtımı için oldukça sık kullanılıyor. Gerçekten de öyleler. “Hava bedava, su bedava” da denir örneğin. Bu da doğru. Fakat doğru olan bir şey daha var ki ışımadan rüzgara, sudan biyokütleye güneş enerjisi her formuyla bize ulaşırken son derece seyreltilmiş durumda oluyor. Bu yüzden yenilenebilir enerjilerin büyük zahmetlerle toplanıp biraraya getirilerek kullanılabilir hale getirilmesi gerekiyor. Buna karşılık kömür ya da nükleer yakıt çubuklarındaki enerji yoğunlaşmış durumda. Üstelik Güneş, enerjisini ­kapımıza getirip bedavaya da teslim etmiyor. Güneş kaynaklı enerjilerin toplanıp gerektiği anda gerektiği yere ulaştırılması çok daha yüksek bir teknoloji, sermaye ve malzeme kullanımını gerektiriyor. Tam da birinin lambanın düğmesine dokunup ışıkları yakmak istediği anda, ışığa ihtiyaç duyulan yere ulaştırmak bu bakımdan kolay bir iş değil.

Yeni enerjiyi eskisinden ayıran bir özellik de işte bu: günün her saati her an ve her yerde hazır ve nazır değil. En azından günümüzde güneş ve rüzgardan elde edilen elektrik için bu geçerli. Almanya’daki koşullar altında güneş enerjisi hücreleri yıllık yaklaşık 9000 saatin yalnızca 1000 saatinden azında, karada bulunan rüzgar enerjisi santralleri ise yaklaşık 2000 saatinde tam kapasiteyle çalışabiliyor. Geri kalan zamanlarda elektriğin ya başka bir yerde veya başka bir şekilde üretilmesi ya da daha önceden yenilene­bilir enerjiyle doldurulmuş rezervlerden aktarılması gerekiyor. Bu tür “piller”e örnek olarak tıpkı rüzgar santralleri ve yüksek gerilim hatları gibi estetik açıdan tartışmalı, pompayla çalışan depolamalı hidroelektrik santralleri gösterilebilir. Günümüzde enerjide dönüşümde gerçekleşen gelişmeler aslında kendilerini vicdani açıdan çevreci olarak tanımlayan pek çok insanın da görüşleriyle karşı karşıya geliyor.

Enerjinin yeni dünyasına giden yolculuk dikensiz gül bahçesi olmayacak. Düzenli ve düzensiz, merkezi ve dağıtık, yerel ve ithal enerjilerin bir karışımından geçecek. “Yüzde Yüz Yenilenebilir Enerjiye Giden Yol” adlı yeni basılan kitapta belirtildiği üzere bu yolculuk gelecekte enerji sistemlerindeki bu dönüşümün gerçekleşebilmesi için kendi üzerine düşen görevleri yerine getirecek tüketiciler ve depolama sistemleri eşliğinde şekillenecek. Bu tür karmaşık durumlar gözönünde bulundurulduğunda, hedefler konusundaki ayrışmalar ve bunların kabullenilmesinde sorunlar yaşanmaması büyük bir sürpriz olur. Fakat yeni enerjiler dünyasındaki verimlilik arttıkça bu sorunların daha rahat kontrol altına alınabileceği de ortaya çıkacaktır. Burada önemli olan nokta maliyet verimliliği, yani ihtiyaç duyulan “yeşil” enerjinin üretiminin, depolanmasının ve yedi gün yirmidört saat her prize ulaştırılmasının mümkün olduğunca düşük maliyetle gerçekleştirilebilmesi. Uluslararası işbirliği çalışmaları bu noktada kolaylık sağlıyor. Önemli olan bir diğer noktaysa enerji verimliliği, yani gayrisafi milli hasılaya oranla enerji kullanımının Avro bazında azaltılması. Bu masrafların azalmasını sağlarken çevre daha az kirletilecek ve enerji sistemlerinin dönüşümü için zaman kazanılacak. Zira yeni bir altyapı oluşturmak, yeni teknolojiler ­geliştirmek ve toplumun onayını almak için zamana ihtiyaç var. İster Almanya’da olsun ister başka yerlerde, dönüşümün başarıya ulaşması için belirleyici koşul verimlilik. Almanya halihazırda da enerjide daha verimli hale gelmiş durumda. 1990 yılından bu yana ekonomi büyürken çeşitli alanlardaki enerji tüketimi toplamda az da olsa düşüş gösterdi. Geride bıraktığımız bu yirmi yılda elektrik tüketimi yüzde on arttı. 2020 yirmi yılına kadar ise yüzde on azaltılması planlanıyor. Elektrik kullanımında yüzde onluk bir düşüş kısa zaman öncesine kadar nükleer santraller tarafından üretilmekte olan elektriğin beşte ikisinin telafi edilmesi ve yeşil elektriğin toplam üretimdeki payının yüzde 17’den (2010) neredeyse yüzde 20’ye yükselmesi anlamına geliyor. Üstelik tek bir rüzgar santrali daha dikmeye gerek kalmadan.

Japonya başbakanı Naoto Kan 2011 Temmuzu ortalarında şu açıklamayı yaptı: “Atom enerjisinden vazgeçebilecek bir toplum yaratmalıyız”. Bu sözler 1986’daki Çernobil faciasının ardından o dönemin Alman çevre bakanı Klaus Töpfer’inkilerle benzeşiyor. Daha sonra Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın (UNEP) baş direktörlüğünü üstlenen Töpfer, o zamanlar nükleersiz bir gelecek “yaratmak” istemişti. Yaklaşık çeyrek yüzyıl ­sonra Almanya bu hedefe doğru yola koyuldu. Bu artı değeri olan bir deney. ­Üstelik sadece Almanya için değil.///

26.07.2011
Bookmarks
| |