Sunday, 27.05.2012 15:24
 
 

Güncel

World

Muslim Brotherhood to face Egypt's old guard  

Business

Finance Watch keeps an eye on markets  

Culture

Euphoria for Sweden in Eurovision 2012  

Portre

“Benim sorumluluğum var”

Türk asıllı Alman yönetmen Fatih Akın çevreyi korumak için çalışıyorİleri

Goethe-Institut Istanbul’un etkinlikleri

Okuma kulübü: Ekim 2011'den itibaren ayda bir, Almanca okuma kulübü  

Keşif turu: Randevu üzerine, İstanbul Beyoğlu'nda Alman İzleri  

Keşif turu - YENİ!: Başvuru üzerine, İstanbul Beyoğlu’nda Avrupai...  

Bookmarks
| |

Üç büyük göç dalgası ve sonuçları

Almanya’da göç ve toplumsal entegrasyon

İşçi göçmenler, mülteciler ve anavatana dönen Alman vatandaşları, Almanya’ya göç hareketinin üç büyük damarını oluşturuyor. Almanya’da göç olgusu ve toplumsal entegrasyon üzerine bir analiz

Klaus J. Bade

Doğu ve Güneydoğu Avrupa’dan milyonlarca göçmen işçinin (misafir işçi) Almanya’ya gelişlerinin ardında yatan sebep, Federal Almanya Cumhuriyeti’nde 1970’lerin başına dek yaşanan “ekonomik mucize“ olmuştu. 50’li yılların sonundan, işçi alımlarının sona erdiği 1973 yılına kadar Almanya’ya gelen yaklaşık 14 milyon yabancı işgücünün yaklaşık 11 milyonu ilerki yıllarda ülkelerine dönerken, geri kalanlar ailelerini de yanlarına aldırarak yerleşik durma geldiler. İlk yıllarda Almanya’daki yabancı işçilerin büyük çoğunluğunu İtalyan, İspanyol ve Yunanlar oluştururken 1960’ların sonunda Yugoslavların yanı sıra en çok da Türk işçilerin oranında ciddi bir artış yaşandı.

Yabancı aileler 70’lerin ikinci yarısında kendilerini Almanya’ya özgü toplumsal bir çelişkinin içinde bulmuşlardı – göç ettikleri ülke göçmenliğe açık bir ülke değildi. Bu durum politik karar alma süreçlerinde görmezden geliniyordu, hatta tabu bir konu halindeydi. Göç ve entegrasyon konusunda iddialı büyük konseptler, böylelikle sonuç vermeyen girişimler olarak kalmaya mahkum oluyordu; ta ki hükümetten bağımsız bir organ olarak kurulan Göç Komisyonu’nun hazırladığı 2001 raporuna ve 2002-2004 yılları arasında hazırlanan göçmenlik yasası etrafında gelişen tartışmaların başlamasına kadar. Eski Doğu Bloku’nun parçası olan Doğu Almanya’da da (Demokratik Almanya Cumhuriyeti - DAC) sınırlı miktarda da olsa – ağırlıklı olarak Vietnam ve Mozambik’ten gelen – yabancı işçiler vardı; devletler arası anlaşmalar çerçevesinde gelen bu işçiler Doğu Almanya devletinin ifadesiyle “yabancı emekçilerdi”.

Ülkesinden kaçanlar ve sığınmacılar

Federal Almanya’da ülkesinden kaçanların ve sığınmacıların, 1980’lerin başından itibaren göç meselesiyle ilgili tartışmaların odağına oturmasına rağmen, bu kesimin sayısı işçi göçmenlerin sayısının çok gerisinde kalmıştır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Anayasa’nın ayrılmaz bir parçası haline getirilen sığınma hakkı, bu hakka ­başvurabileceğini düşünen herkese, başvuruları sonuçlanana kadar güvenle ülkede ikamet olanağı veriyordu. Bu hakkın dünyanın her yerinde ülkesinden kaçanlar tarafından giderek daha ­fazla ölçüde kullanılması, hakkın kısıtlanması ­eğilimini güçlendirdi. Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nde de bir “sığınma hakkı” başlığı altında bir hak vardı; ama bu hak başvuru sahiplerine değil, sığınma hakkı vermeyi uygun gören devlete aitti. Doğu Almanya’da sığınma hakkından yararlananların sayısı da Federal Almanya’ya kıyasla düşük kaldı.

İki Almanya’nın birleşmesinden sonra 1992’de sığınma talebinde bulunanların sayısal grafiği zirveye çıkarak neredeyse 440.000’i buldu. Bu gelişme, temel bir hak olan sığınma hakkıyla ilgili 1993 yılında getirilen kısıtlamanın arka planında yatan nedendi. O günden beri, baskının olmadığı ülkelerden gelenlerin veya güvenli üçüncü bir ülkeye giriş yapabilmiş kişilerin sığınma alma şansı kaldırılmış oldu. 1990’lı yılların sonlarından itibaren sığınmaya başvuranların sayısı azalmaya başladı ve 2007 yılında 19.000’e kadar geriledi. Ama önlemler aynı zamanda ülkede yasa dışı kalanların sayısını artırdı. Bunun yanı düzensiz ve yasa dışı iş göçü bir gölge ekonomi de yarattı. Kayıt dışı ekonomi özellikle inşaat, temizlik ve bakım sektöründe ve diğer yan ve ek işlerde yoğunlaşıyor.

Anavatana dönen Alman kökenliler

1980’li yılların sonunda 1990’lı yılların başında, tarihsel olaylara bağlı olarak anavatandan kopmuş Almanların Federal Almanya’ya göçünde de büyük bir artış oldu. Bu gruptakiler arasında Doğu Avrupa, Orta Doğu Avrupa ve Güney Avrupa’da yaşanan savaşların sonucunda Almanya dışında kalmış olanlar var. Bu kesim, işçi göçmenlerden ve ülkesinden kaçan ve sığınmacı olanlardan sonra üçüncü büyük göçmen grubunu oluşturuyor. 1950’den beri bu gruptan toplam yaklaşık 4,5 milyon kişi Federal Almanya’ya ve daha sonraki yıllarda birleşmiş Almanya’ya göç etti.

Doğu Almanya’da bu gruptan göçmenlerin sayısı nispeten düşük oldu. Eski Sovyetler Birliği’nden ayrılmış olan ülkelerden (Birleşik Devletler Topluluğu ülkeleri) gelen Musevi göçmenlerin oluşturduğu grup oldukça yeni. Onların göç süreci 1989’da Duvar’ın yıkılmasıyla başladı. Doğu Almanya’nın devlet partisi SED’nin anti Siyonist doktrininden geri adım atan DAC Halk Meclisi 1990 yılında yaptığı açıklamada “baskı gören Musevilere DAC’de sığınma hakkı verileceği” ifade edildi. 1991 Nisanına kadar Sovyetler Birliği’nden yaklaşık 5000 Musevi o dönemki DAC’nin topraklarına göç talebinde bulundu. DAC’nin başlattığı bu inisiyatif, iki Almanya’nın birleşmesinden sonra uzun siyasi çekişmelerin ardından benimsenerek birleşmiş Almanya tarafından devralındı. Bu süreçte 2007 sonuna gelindiğinde BDT’den yaklaşık 200.000 Musevi Almanya’ya giriş yapmış durumdaydı. Bu kesim, kolektif olarak kendilerine tanınan bir statüden yararlanıyor; bu da bireysel başvurusu sonucunda onay almış bir sığınmacının durumuna yakın bir statü. BDT’den gelen Musevilere böylesine özel bir olanak tanınmasının arkasında, Almanların tarihlerinin en karanlık yüzünün yarattığı etki yatmaktadır.

2005 yılında çıkarılan yeni göç yasası iki grup için de kısıtlamaları beraberinde getirdi: Yasadaki söz konusu kısıtlamalar, Alman kökenlilerle birlikte gelen, ama kendileri Alman kökenli olmayan aile fertlerine yönelik dil sınavları ile Museviler için bazı bakımlardan bir puanlama sistemine benzeyen “entegrasyona uygunluk testi”ydi. Bu gelişme, Alman kökenli göçmenlerle Musevilerin göçünü ciddi boyutlarda azalttı.

Göçmenlik ve entegrasyon tartışmaları

Almanya 20. Yüzyılın ikinci yarısı boyunca bir göçmen ülkesi olmayı bilinçli olarak hiç kabul etmedi. Bu gerçek, toplumsal gelişmenin zorlamasıyla fiili olarak kendini gösterdi ve zamanla yasalar da, şiddetli siyasal tartışmalardan sonra adım adım toplumsal gerçeğe uyum gösterdi.

21. Yüzyılın başında göç ve entegrasyon konusundaki tartışmaların odağında, Federal Hükümet’in gündeme getirdiği reform yasası vardı; siyasette ve medyada yoğun biçimde tartışılan bu reformlar 2005 yılında yürürlüğe girdi ve 2007 yılında revize edildi. Yeni yasa, entegrasyonu ilk defa bağlayıcı bir görev olarak tanımlıyor ve bu bağlamda dil ve oryantasyon kurslarını öngörüyordu. Normalde entegrasyon ve göç konusundan eyaletler sorumluyken, bu konuda federal düzeyde bir yönetim organı da (Nürn­berg’te bulunan Göçmenler ve Ülkesinden Kaçanlardan Sorumlu Federal Daire – BAMF) oluşturuldu.

2004 yılında yasa taslağından, Kanada’da uygulanan sistemi örnek alan ölçütlere bağlı puanlama sistemi ile bir göçmenlik komitesinin sağlayacağı bilimsel danışmanlık çıkarılmıştı. Bu karara bağlı olarak yasa başta amaçlandığı anlamda “göçü yönetmek” konusunda pek de başarılı sonuçlar vermedi. “Beyin göçü”nü çekmeyi hedefleyen uluslararası rekabet sürece olumsuz etki ettiği için 2008 yılında tekrar başlayan bir tartışmayla puanlama sistemi ile göç ve entegrasyon konusunda bağımsız bir bilim danışma kurulunun oluşturulması düşüncesi yeniden gündeme geldi.

2005 yılındaki göç yasası bazı zayıflıklarına rağmen Almanya’nın, enformel bir göçmen ülkesinden formel bir göçmen ülkesine geçişi açısından önemli bir adımdı: Federal Almanya 1980’lerin başlarından itibaren – yasalarda karşılığını bulmasa da – enformel bir göç ülkesi durumuna gelmişti. Yasal durum zamanla değişti: Önce 1990 yılında yabancılar yasasında vatandaşlığa geçişi kolaylaştıran düzenlemeler içeren reformla; ikinci olarak 2000 yılında, Almanya’da doğumla kısmi olarak tanınan vatandaşlık hakkıyla ve geçici süre tolerans gösterilen çifte vatandaşlık yönündeki düzenlemelerle; üçüncü olarak 2005 yılındaki göç yasasıyla; dördüncü olarak da 2006 yılında gündeme gelen Entegrasyon Zirvesi ve Almanya İslam Konferansı’na bağlı ve Almanya’yı bir “entegrasyon ülkesi” olarak tanımlayan girişimle.

2005 yılına gelindiğinde, göç alan ülke anlamında “göç ülkesi Almanya” tartışmaları önemini kaybetmeye başlamıştı; bunun yerine Almanya’nın göç veren ülke konumuna ilişkin tartışmalar giderek önem kazandı; zira 1990’lı yılların sonlarından itibaren Almanya’dan Avrupa’nın diğer ülkelerine ve özellikle de ABD’ye göç artmaya başlamıştı. Bununla birlikte, Almanya’dan ayrılan Almanların sayısının sürekli daha fazla olması anlamında “göç veren ülke” gibi bir durum da kendini göstermedi – ­giden Almanların önemli bir kısmı geri dönüyor. Mevcut duruma bakılırsa Almanya daha ziyade dengeli bir göç hareketine sahne oluyor. Ama bu durum, yeni göç düzenlemeleriyle ulaşılmak istenen hedef, yani nüfusun yaşlanma­sının sosyal güvenlik sistemleri üzerinde yaptığı baskıya karşı genç nüfusun Almanya’ya göçünü sağlama yönünde bir gelişme de devre dışı kaldı. Bugün söz konusu olan, daha ziyade bir reform ihtiyacı. Buna ihtiyaca ne kadar iyi cevap verilebileceği, bir sosyal devlet olarak Almanya’nın geleceğiyle ilgili merkezi önemde sorulardan biri.

Prof. Dr. Klaus J. Bade,
Osnabrück kentindeki Göç Araştırmaları ve Kültürler Arasılık Enstitüsü’nün (IMIS) uzun yıllar başkanlığını yapan bir isim; Prof. Bade Almanya’nın en saygın göç uzmanlarından biri.

18.09.2008
Bookmarks
| |